Tüketiyorum, Öyleyse Varım

Artık aşırı bir tüketim karşıtlığı çılgınlığı yaşıyorum. Çılgınlık evet, çünkü normal sınırların nerede bitip, aşırılığın nerede başladığını kestirmek biraz zor. İşte kimilerinin tüketmeye doğru ilerleyen bu çılgınlığı, bende tüketmeye karşı çalışmaya başladı. Vitrinlere veya market raflarına bir kaç saniyeden fazla baktığımda fizyolojik tepkiler vermeye başlıyorum mesela. Miğde bulantısı, çarpıntı, baş dönmesi, geçici hafıza kaybı, görme bozukluğu… Tamam tamam, o kadar da değil ama yine de zaman içinde, gittikçe büyüyen bir tepki geliştirdiğimi farkedebiliyorum.

Yaşadığım yer ufak çaplı bir geri dönüşüm tesisine dönüştü. Artık eskimiş ya da işe yaramaz gibi görünen nesnelerin, ikinci hatta üçüncü yaşamlarını ve olağan işlevlerinin çok dışında alacakları yeni şekilleri ve işlevlerini görüyorum onlara baktığımda.

Aslında bu hoşuma da gidiyor. Eski şeyleri zaten çok sevmişimdir. Daha doğrusu, uzun zaman kullanılıp da eskise de bozulmayan şeyleri. Bu onlara ne kadar iyi baktığımızla da ilgili tabii. Ama işlevi, bozulmak ya da yıpranmak suretiyle bitmiş bir eşyaya da yeniden hayat verebilmek ona iyi bakmanın bir parçası. Aslında işlevi ne olursa olsun, bize hizmet etmiş bu şeylere bir çeşit saygı bu. Madem ki eşyaya bağımlıyız ve onlardan vazgeçmek o kadar zor, bari hakkını da verelim.

Tabii şunu da söylemeden geçemeyeceğim, bunun tersini de yapmayı çok isterdim. Eşya bağımlılığından kurtulmak kadar insanı özgürleştiren çok az şey vardır herhalde. Ucunda bir ufak kese bağlı değneğimi omzuma vurup yollara düşebilmeyi çok hayal etmişimdir. Ama işte, hayal etmişimdir yalnız.

Neyse, buradan tekrar, başta sözünü ettiğim tüketim ve onun karşıtlığının çılgınlığına dönersem, şunu rahatlıkla görüyorum, yalnızca tüketen ve hiçbir şey üretmeyen bir toplum olma yolunda çılgınlar gibi ilerliyoruz. Üstelik bu yolda yataklık eden nice çılgın projelerle beraber. Tüketiyoruz, tüketmeye zorlanıyoruz ve gereksiz bir sürü süprüntü sanki zaruri ihtiyacımızmış gibi hayatımıza sokuluyor. Tüketiyoruz ve tüketmek için çalışıyoruz, çalışmaya zorlanıyoruz. Daha çok çalışıp daha çok para kazanmak ve kazandığımız kadar, hatta fazlasını harcayalım ve tüketelim diye. Emeğimizi ve zamanımızı, evet zamanımızı, hiçbir maddi değerle ölçülemeyecek zamanımızı patronlara satıp- sembolik bir değerle, onları daha çok zenginleştirirken, kendi yaratıcılığımızı kısırlaştırıyoruz.

“Ama üretiyoruz da” diyeceksiniz, yoksa bunca tüketilen şey nereden geliyor ki, değil mi? Peki bir düşünün bakalım, çok değil daha bir kuşak öncesine kadar üretilenlerle şu anda üretilenler aynı mı? Önceleri birileri evlenip ev kurarken evlerini bir kere dizerler, sonra o eşyalar torunlara bile kalırdı. Şimdiyse üretilenler çocuklara bile zor yetişiyor. Üstelik teknoloji daha dayanıklı ve uzun ömürlü üretimler yapabilecek kadar gelişmişken. Ama tam şimdi burada, “ne varsa eskilerde var” diyerek araya girmek istiyorum. Öyle ama. Artık her şey çabucak eskiyor, dayanıklı olanların da modası geçiyor. Bir de tabii, giderek mutsuzlaşan, hatta “giderek” kısmını atalım, büsbütün mutsuzlaşmış insanlar, mutluluğu bu gelip geçici nesnelerde buluyor. Bulacağını düşünüyor diyelim. Evlerden içindeki eşyalara, gardropların içine, süs eşyalarına, arabalara vs.’ye kadar her şey bu amaca hizmet ediyor.

Paraya, zenginliğe, teknolojiye hatta hayatımıza pratik kolaylıklar katan teknoloji ürünlerine karşı değilim. Bunları seviyorum, hatta daha çoğunu da istiyorum. Ama Robin Hood misali istiyorum. Anladınız siz onu… İhtiyaçlarımı en asgari düzeye indirip, son derece basit, sade bir hayat yaşamak istiyorum aynı zamanda.

Geri kalan her şey, moda, giyim kuşam vs. ne gereksiz, ne saçma aslında. Nereden baktığına bağlı olarak her şey saçma olabilir , onu da ayrıca tartışırız elbet, ama moda başlı başına bir saçmalık. Herkes özgün olmanın, farklı olmanın derdinde ama bir de sokağa çıkıp bakın bakalım, herkes nasıl da birbirinin kopyası gibi. Hele kimisi herkesten daha çok. Aynı mağazanın aynı indirim reyonundan alınmış kıyafetler, aynı makyaj, aynı kopyalanmış cümleler, aynı hayatlar.

Görmüyor değiliz aslında bu çılgınlığın sonunun bir yere varmayacağını. Ama tam insanlar hani şu eskilerin “azı karar çoğu zarar” lafını hatırlayacakken yeni akıl çelme yöntemleri kapılarımıza ve kafalarımıza dayanıyor.

– – –

Bu böylece uzar gider bıraksam. O yüzden bir türlü bağlayacak uygun bir son bulamadım. Sıkıntılarım, şikayetlerim ve temennilerim var bu konuyla ilgili. Kendi kişisel çabalarım ve ikna yöntemlerim. Ama tüm bunlara rağmen benim de önüne geçemediğim tüketim alışkanlıklarım var halâ, hazır bahaneleriyle beraber.

Hadi sağlıcakla tüketin.

Bitiriyorum. Bit.

Reklamlar

3 comments on “Tüketiyorum, Öyleyse Varım

  1. Shiprim dedi ki:

    Bunlara çok benzer şeyler yazdığımı hatırlıyorum vakti zamanında.. Ama neden sonra bilmiyorum, tamamen kurtulabildim ben bu tüketim esaretinden. (Aslında biliyorum nedenini, sonra söylerim) Ama önemli olan, gerçekten tamamen kurtulunabiliyor olunduğu. Vallahi. Ha tabi, nasıl bugün bahsettik benim dükkanın önünde, tavla atarken, azınlık durumu. İnsanlar tüketiyor. Bu. Hem de tüm dünya. Koyun sürüsü, Fight Club, vesaire. Hep bildiğimiz ama karşı koyamadığımız şey..
    Neyse, istersen cidden, kurtulmak çok mümkün, budur yani..

  2. Fulya Yerlikaya dedi ki:

    Sahip olmak ya da var olmak. Dilimize dahi yansımıştır bu sahip olma arzusu. Bir insan günde ortalama 2500 kare reklam görseline maruz kalıyormuş. Tüketmesine şaşmamalı. Kimliğini tükettiği kadarda bulan insancıklarız. 37 yaşında, kahverengi kısa saçlı, genelde iri ekoseli turuncu kumaş bir pantalon, üzerinde alelade bir tshirt, sırtında eski mi eksi bir sırt çantası ile takılan, incecik, uzun boylu, müzisyen bir kız arkadaşım vardır. Ben onu tanıdıgımda bir evi, acaip güzel eşyaları, bir jeepi vardı. Yaklaşık 10 yıl kadar bir sürede bunların hepsinden ayrıldı. Son olarak ev eşyalarını ve ardından neredeyse tüm giysilerini kaybetti. Bir sihirbaz gibi. Başlarda evini, arabasını kaybetmesini üzücü bulmuştum. Şu on yılın sonunda, geldiği noktaya bakıyorum da, sırtında çantası ile bir kuş kadar hafif. Bazen hareket özgürlüğüne, şehirden şehire, o aşktan bu aşka, o işten bu işe geçiş özgürlüğüne gıpta ediyorum. Hepimize biraz Sema’ lık lazım. Biraz :)

    • peacefulmarvin dedi ki:

      Hareket özgürlüğü gerekli işte. Ama her iki tarafta da ayarı kaçırmamak gerek yine de, çünkü tükenebilecek şeyler arasında kendimiz ve ilişkiler vs. de var. Hem onlar yeniden üretilmiyor da.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s