İkiz Köşklerin Mahzun Kardeşleri

İkiz köşkleri bilir misiniz? Hani simetrik olarak, yan yana  inşa edilmiş ahşap köşkler.

Bizim adalarda, Prens Adaları’nda yani, ahşap köşkleri bolca görmek mümkün. İşte kimileri de şimdi bahsedeceğim ikiz olanlarından.

Aslında söze başlamadan önce bir şeyi düzeltmekte de fayda var; bolca dedim ama, yıllar içinde yana yakıla ve bazen de yıkılmak suretiyle, sayıları iyice azaldı ahşap yapıların. Her biri de kendine has güzellikte ve özenle yapılmış, her santimi ustalıkla işlenmiş bu yapılar daha çok özeni ve ilgiyi hak ediyorlar. Hele ki adaların kimliğini oluşturan ögelerden biri olan mimari dokuyu korumak şart.

Gel gelelim ikiz köşklere. Ben bu ikiz köşkleri nerede görsem, hep birinin diğerine göre daha çok ihmal edildiği hatta neredeyse uzun yıllardır hiç el değmemiş halde, bakımsız ve yıkılmaya yüz tuttuğu dikkatimi çekiyor. Bunun istisnalarına çok az rastladım. Bir taraf bakımlıyken, boyası tamiri yapılmış ve içinde yaşayan varken, diğeri içinde yaşayan insanlar bulunsa bile her an yıkılacakmış gibi duruyor. Üvey kardeş gibi; üstünde yamalı elbisesi, mahzun gözlerle bakan besleme gibi. Veyahut cami avlusuna terkedilmiş evlat gibi.

Buraya koyduğum fotografta da bunun çok tipik bir örneğini görüyorsunuz. Bakımsız olanın önündeki kaldırıma dikilmiş ağaç bile çelimsiz, sıska ve bakımsız kalmış. Kurumadığı mucize. Diğeri öyle mi ya? Sanki önüne dikildiği evin haklı gururuna biraz da kibir katıyor, yanındakine nispet yapıyor.

Ama bir başka şey daha var; bu garip üvey kardeş, doğanın gariplerine kol kanat germiş, kendi muhtaç haline bakmadan. Balkonu, saçak altı, pencere önü demeden güvercinlere mesken olmuş. Gördüğü azıcık ilgiye, onlara yuva sağlayarak karşılık vermiş.

Benim diyeceğim odur ki, kimilerine gösterilen alâka, bu bîçare, zavallı kardeşlerine de gösterilsin. Onlar da boyanmak, allanıp pullanmak ister.

.

Reklamlar

Ağaç Ev

Hep bir ağaç evim olsun istemiştim. Babama az yalvarmamışımdır çocukluğumda, bahçedeki ağaçların birine, çam mı olur, badem mi dut mu, artık orasına kendi karar versin, bir ağaç ev yapsın diye.

Yıllar geçti, bir çocukluk hayali ve ukdesi olarak kaldı tabii.

Gelin görün ki, işte o yılların sonunda, günlerden bir gün, gerçekten de bir ağaç ev belirdi bizim koca çamın üzerinde. Eh, ne evi derseniz, arı evi. Evet arı evi. Arı kovanı da deniyor ona. İşte böyle, bir masal da burada bitti, ben muradıma eremesem de.

 

“Denizler Vardır, Işıltılı ve Berrak”

Kim bilir kaçıncıdır, şu son vapurla adaya dönüşüm. Eğer bu vapurla dönüyorsam gecenin bir vakti eve, kendi kişisel tarihimde, hiç bir sefer olmamıştır ki kanımda alkol gezinmesin. Öyle günler olurdu ki, neyse… Artık gitgide azalsa da geleneği bozmuyorum.

Vapurun arkasında uzaklaşan manzara hiç değişmez, o bildik İstanbul silueti ve dalgakıranlar, koca Haydarpaşa. Harem limanından salınan ışıkların, dalgalar üzerinde bir şıkırdayışları var ki dünyalara bedel.

Sait Faik aklıma düşer böyle anlarda. Aynı manzaraya dalıp, tıngır tıngır adaya yollandığı nice akşamlar.. Ben öyle hikayeler yazamam, ancak okurum. Okurum, okurum, okurum. Bir unutur bir daha okurum. Bir martı olurum belki bir Sait Faik öyküsündeki, İstanbul’un bir martısı.

Ben de severim İstanbul’u elbet. Öyle abayı yakmadım ama severim. Gitmek de isterim. İstanbul’u sevmediğimden değil, arada bir özlemek de gerek, ondan.

Özlemek istiyorum İstanbul’u. Başka gözle bakmak istiyorum. Bir zaman özlem çekip sonra da kavuşmak.

Adaya gidiyorum. Ada dediğim denizin, Marmara’nın memeleri. İşte o adayı da özlemek ister gönlüm. Özler miyim bilmem, hiç bilemedim ki.

Adayı da sevmez değilim. Ama bilin bakın neyini severim. Bu adanın adalığını severim, denizin ortasında duruşunu severim, İstanbul’a bakışını severim. Adanın toprağını, ada oluşunu severim. Adayı ilçe yapan, mahalle yapan insanından değil, kendinden dolayı severim. Tıpkı yeryüzünü sınırsız, duvarsız, tel örgüsüz sevdiğim gibi; sokaksız, evsiz, bir başına adayı severim.

Bu satırları dün akşam karalamışım defterime. Kim bilir daha ne kadar orada dururlardı. Ama deminden beri, ne kadar oldu kestiremiyorum, Ezginin Günlüğü dinleyip ters yüz olmakla meşguldüm. Seni Düşünmek ve Sabah Türküsü albümleri peşisıra çalmakta. Özellikle bu albümlerde A. Kadir‘in şiirlerini şarkılamışlar. Şöyle bir bakayım dedim ve şu şiire rastladım:

İstanbul

Orda, adamı düşündüren
denizler vardır
– ışıltılı ve berrak-,
şurda gemiler durmuş,
kimbilir,
zincirleri ne ağırdır.
Sarayburnu,
Kızkulesi,
Haydarpaşa…
Bak işte Köprü,
Böyle ayak altında bütün gün.
İşte yollar gıcır gıcır,
İşte Sultanahmet Meydanı şu gördüğün
Nihayet, ilerde deniz,
Mis gibi balık kokar.
Daha sonra Adalar
Ve hep çam ağaçları.
Oranın mehtabı tatlı olurmuş,
Öyle derler,
Rüyadaymış gibi yaşar insan.
Galiba böyle görülür İstanbul
Bir kartpostal önünde durup
İştahla bakarsan.

Nasıl da tercüman olmuş hislerime dememe gerek yok herhalde. İşte benim gönlümdeki İstanbul… İstanbul şiirleri ve bir kartpostal yeterdi belki. Yetmez miydi? Hiç bilemedim ki…

 

Özgün içerik: 93C2E6C2E83297221F2E8DBA174F94DECC3D175A

 

Bir Zamanlar Kınalıada

Lapa lapa karın yağıp da tuttuğu zamanlardı. Öyle diz boyu değildi ama hakkını da verirdi.

Yine eski negatiflerden çıkan küçük hazinemden bir demet. Hem görsel hem işitsel…

 

Bizim sokağa tepeden bakış

 

Bizim soktan tepeye bakış

 

Bizim sokak

 

Manastırdan adanın arkası

 

Manastır

 

 

Şirket-i Hayriye’den Şirket-i Muzırra’ya

Şirket-i Hayriye 1854 yılında… Yok yok, şimdi oturup kuruluş tarihçesinden falan bahsetmeyeceğim. Daha ziyade, alternatif tarihçeden, Şirket-i Hayriye‘nin bize miras bıraktığı Şehir Hatları vapurlarıyla olan münasebetimiz ve bugün gelinen sonuçtan söz edeceğim.

Efendim malumunuz azıcık ada çocuğuyuz. Yani ömrüm ziyadesiyle vapurlarda vuku buldu. Gündelik işlerimi, her nevi planımı programımı vapur tarifelerine göre şekillendirdim. Benim ve tabi adada yaşayan tüm ahali için vapurlar ve kısıtlı sefer saatleri bir nevi otokontrol unsuru oldu. Mesela hiç alemlere akamadık, aksak da İstanbul’un beyaz mermerlerine uzanmayı göze aldık. Muhabbetlerin en hararetli kısımlarında nice zengin kalkışları yaptık, vapura yetişeceğiz diye.

Okula gittik, vapurla. Okuldan döndük, vapurla. Sevdiceğimizle buluştuk, vapurla. İşe gittik, işten döndük, vapurla.

39 numaralı Şirket-i Hayriye vapuru Neveser.

Tabi malum ada yaşamı vapura bağımlı yapıyor insanı. Yoksa vapurlar yalnızca ada vapuru değillerdi. Bunun Boğaz’ı, Eminönü’sü, Üsküdar’ı, Haliç’i de var. Ama buralarda vapuru ulaşım için kullananların her zaman başka alternatifleri olmuştur. Ne de olsa bir ayakları karada. Ada da kara parçası tamam, ama kara “parçası” işte, yine de tam karadan sayılmıyor. Demem o ki vapurlara bağımlı bu hayatımızda, hiç bir kimse yoktur ki ne ana karada ne de adada hiç mahsur kalmamış olsun.

Mahsur kalmak, evet. Yok öyle sandığınız gibi değil, uçağımız falan düşmedi, gizem namına da zerre bulamazsınız buralarda. Bildim bileli yerli yerinde durur bu “sürgün adaları”. İşin sürgünlük kısmına da girmeyeceğim ona da bir zahmet buradan bakıverin, ama bu sürgünlük görevini halen başarıyla sürdürdüğünü söyleyebilirim. Tüm olumsuz koşullarına rağmen, ki birazdan bahsedeceğim, bu sürgünlüğü bile isteye tercih edenler de var tabi bugün. İstanbul’un keşmekeşinden bunalan insan bünyeleri, bu mahrumiyet bölgelerine akın ediyorlar birazcık mahremiyet için.

Gel gelelim koşullara. Ulaşımınız vapur seferlerine, hayatınız da sefer tarifelerine programlıysa, özellikle bu mevsimlerde bir tedirginlik gelir oturur başucunuza. Çünkü sonbahar ve kış lodoslar, sisler mevsimidir. Bir biri biter bir öbürü başlar. Sonra sabah zaten altı kere ertelenmiş alarmın son zırıltılarıyla kıvrana kıvrana yataktan kalkıp, yarım saat var şu vapura yetişmeliyim, diye düşünürken bir de bakarsınız vapur mapur yok ortada. Eğer lodossa bir gün önceden ya da geceden belli eder kendini. Ama sis daha bir sinsi gelir. Evden çıkmadan bunu farketmek yine işin iyi kısmı. Tekrar yatağa dönme şansı var. Bir de iskelede acı gerçekle karşılaşma durumu var ki işte bu en sinir bozucu olanı. Tabi bu sefer iptallerine yıllar içinde alıştık. Ama eskiden çok iyi hatırlıyorum, vapurların çalışmaması için bu dediğim lodos fırtınasının çok şiddetli, sisin de göz gözü görmez derecede olması gerekirdi. Ben kalkıp pencereden bakar, bahçedeki ıhlamur ağacını göremiyorsam gerisingeri yatağıma dönerdim. Şayet ıhlamur ağacı görünüyorsa yoluma devam ederdim. Lodoslu havalarda ise vapura her şekilde binilir, en kötü ihtimalle vapur bulduğu ilk iskeleye yanaşırdı. Yani kaptan ne yapar eder küheylanı yola sürerdi. Tabi bu uğurda hiç mi bozguna uğranmadı derseniz ona da buradan bakabilirsiniz. Şehir Hatları’nın aklımda biraz da “Şehit Hatları” diye yerleşmesinin nedeni bu mudur diye de düşünürüm.

Heyt be! Galata Kulesi bile eski model.

 

Neyse efendim, Denizcilik İşletmelerinin eski Şehir Hatları kaptanlarına buradan bir selam çaktıktan sonra asıl neticeye geliyorum. Bu Şehir Hatları vapurları bir zaman belediyeye devredildi. İşte olanlar o zaman oldu. Artık ben değil bizim bahçedeki ıhlamuru, karşı kıyıları bile görebilirken, üstelik radarım bile yok, yoğun sis nedeniyle vapurlar kalkmaz oldu. Nice lodoslarda beşik gibi sallanan vapurda, anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gele gele millerce yol yapmışken, artık üç dalgayı peş peşe gören kaptanlar palamarı çözmez oldu.

Ne sisli zamanlar hatırlıyorum, iskelede teneke çala çala vapuru yanaştıran çımacılar mı dersin, vapur fırtınadan neredeyse 90 derece yatarken elinde tepsi çay servisi yapan garsonlar mı dersin.

Şimdi vapurlar yine Şehir Hatları’na döndü ama lafta yalnız. O eski ruh gideli çok uzun zaman oldu. Adalılar da artık daha fazla mahsur kalır oldu, ya adada ya ana karada.

 

Özgün içerik: EAE927378892D99C5BBD0ACDE6C048D76FD361ED

Adaya Bahar Geldi

Bugün, karakışın arada bir “cee!” deyip kaçtığı şu günlerde, görüp görülecek en şahane gün. Adeta yeniden bahar gelmiş gibi adaya. Tabi bu hissiyatım yaprak kımıldamamasından veya hafif ılık havasından değil yalnız. Nereden geldiğini kestiremediğim bir müzik sesi yankılanıyor; tane tane sesiyle Edit Piaf.

Şaşırdım, biraz gülümsetti beni. Neden demeyin çünkü biz adada genelde yolcu motorlarından, iskeleden, belediyeden yapılan anonsları ve bir takım eğlence mekanlarından gelen tırt müziğimsi gürültüleri duyarız. E tabi böyle meçhulden gelen bir Edith Piaf musikisi duyunca azıcık sarsılmam normal.

Bugün, her ne vesileyle olduysa, adanın kulağının pasını temizleyen komşularıma teşekkür ederim. Adaya bahar getirdiniz.

Ah Şu Kediler!

Bu kediler saf mı yoksa saf numarası mı yapıyorlar? Böyle bir eblek bakış, gözleri büyütmeler, saf saf mivlemeler falan. Kimi kandırıyorsun sen? Beni tabi ki ve hepimizi. Bizi kandırmanın türlü çeşitli yolları mevcut bu mahlukların içinde. Ne isterlerse yaptırabilirler insana, ta ki biz kendimize gelene kadar.
Şurada bir ay çöreği yiyorum ağız tadıyla, az şekerli Türk kahvem de yanında. Ne o üzerime tırmanmalar, masaya atlamalar, çantamı çekiştirmeler. Tanışıyorduk da ben mi hatırlamıyorum? Hah şimdi tanıştık işte! Böyle hesaplara gerek yok. Bütün kediler, karşılaştıkları, karşılaşacakları tüm insanlarla doğuştan tanışıktır zaten. Öyle teklif gerekmez.
Ay çöreğime göz diktin anladık. Ama canım, bu sana göre değil ki. Senin için biraz tatlı. Yine de azıcık verebilirim. Ucundan… Hem ay çöreğinin ucu en makbul yeridir ve en iyi tarafı da iki tane olmasıdır.
Ve işte bir lokma ay çöreğinin hazin sonu: biraz kemirilip tırtıklandı ve başka bir kedi tarafından kapıldı, bir kaç tırmık eşliğinde.
İnsan bu mahlukların şaşkın suratlarına bakınca gerçekten de şaşkın olduklarını sanıyor. Eh geçimlerini öyle sağlıyorlar ama. Bir nevi ekmek teknesi onlar için bu bakışlar, mırlamalar, sürtünmeler, yılışmalar, oynaşmalar.
Bazen evin hanımı oluveriyorlar, bazen beyi. Bazen mahallenin kabadayısı, bazen yosması. Bazen de ailenin serseri çocuğu, ki benimki o türden.
Kısacası kediler hayatımızın her yerindeler. Ya da biz insanlar onların dünyasının yardımcı oyuncularıyız bir çeşit. Kendimizi baş rolde sanıyoruz, her yerde olduğu gibi, o başka. Hah mesajı da verdim , ohh…

Ve sonunda masaya göz dikti.

Öyküler Tersine mi Döner?

5 Temmuz 2010 Yeni bir düğünün ardından…

1 Nikah, 4 cenaze… Her birinde çelenkler, çiçekler, gözyaşları; kah mutluluk, kah keder… Düğün çelenkleri bile aklıma başka şeyler getiriyor artık. Baktıkça siyah şeritler görüyorum üzerlerinde. Gülecekken ağlıyorum.
Yine de mutluluklar evlenenlere! Aklınız böyle çağrışımlardan uzak kalsın, gözünüzden damlayan mutluluk yaşı olsun. Denizler berrak mavi görünsün gözünüze; yosun kokusu sade sıcak kumları hatırlatsın. Karanlıklar gecede kalsın; gününüz, gönlünüz aydınlık olsun. Her gelen gün, günleri kararanların, deniz kokusu burnunun direğini sızlatanların kalbini ısıtsın, hafifletsin, özlemleri acıları kırsın geçirsin.

Bu yazıyı ilk yazdığımda “1 Nikah, 3 cenaze, 1 meçhul” diye başlamıştım söze. Bugün değiştirmem gerekti bir nedenle. Bilen biliyor.

Kadınlar Gördüm

Kadınlar gördüm

Gözleri denizde

Vapur bekleyen.

Aklım

Denizci karılarına

Denizcilerin kadınlarına gitti.

Denize açılan erkeklerini bekleyen

Kadınlar.

Hani yollarına ağıt yakan

Fadolar düzen kadınlar gibi.

Ama bunların öyle

Pek de fado söyleyecek halleri yoktu.

İşten dönen kocalarını

Karşılamaya gelmişler.

Yanlarında çocuklar kimisinin,

“Babam bugün bana göre bir şey almış mıdır?” diyen.

Kadınlar gördüm

Kınalıada iskelesinin önünde.

Deniz Kokusu

Bugün ilk defa, yaz mevsiminin üçte biri bitmek üzereyken, adanın ilk deniz kokusu geldi burnuma. Sanki bunun üzerine milyonlarca söylenebilecek şey varmış gibi bir his kapladı içimi. Ama yine daha önceden defalarca yazılmış, çizilmiş, söylenmiş bir konuya geldiğimi farkettim. Bunların en çok aklımda kalanı ve dibine kadar yaz, deniz, akdeniz kokanı da yine bir şarkı. Fikret Babacığım ve Bülent Amcacığım’dan: Deniz Kokusu.

Deniz kokusu getiriyorum

Nem sinmiş tuzlu bedenime

Sabah ayazından, gözlerim kıpkırmızı.

Bir şarkı tutturmuşum rastgele

Durduramıyorum.

Deniz kokusu getiriyorum.

Karlı dağların ötesi

Özgürlük

Gibi deniz

İşte Akdeniz!

Uçarı bir hafiflik

Uçuşuyor başımda.

İnanamıyorum.

Yarım gün uzakta, Ankara

Sokaklarında uslu kentliyi oynamak için

Yine gazeteleri okumak

Yine gece bıkkınlığı

Yine sabah telaşlarına alışmak için

Deniz kokusu getiriyorum.

Güneş kavurmuş tenimi

Bir sevişme sonrası gibi

Neden umursamaz ve yalınım

Hiç bilemiyorum.