Ah Canım Yeni Yıl, Sen Ne Şeker Şeysin Öyle

Madem yıl olmuş bu yıl, yani yeni bir yıl, öyleyse iki çift laf edelim değil mi? Selamsız sabahsız geçmek olmaz şimdi. Alınır malınır, mazallah.

Hani biz kutluyoruz ya yeni yılı, böyle ışıklar, allı güllü, rengârenk süsler, ıvır zıvırlarla etrafı şenlendiriyoruz; bana biraz gelecek olan yıla yağ çekiyormuşuz gibi geliyor. Arada temennilerimizi, gelecek yıldan beklentilerimizi vs. dile getiriyoruz. Bunu da sanki gözüne sokarcasına, patır patır havai fişeklerle falan elaleme duyuruyoruz. Hani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali. Gelin de burada, tabii ki yeni yıl oluyor, ışıl ışıl parıltılı harflerle her bir yere adını işlediğimiz yeni yıl.

Halbuki zaman geçiyor, insan biraz üzülür değil mi? Hem de insan bazen yeni yılın hangi ara eskiyip bir yenisinin geldiğini bile idrak edemiyor, öylesine çabuk geçiyor. Ama yok, zaman geçse de umutlar tükenmiyor. Geçen yılların hüsranını orada bırakıp, küllerimizden doğacağız diyoruz. Hemen yeni geline sarılıyoruz. Biraz riyakarca değil mi? Değil mi? Öyle ama be! Bence öyle. En azından kutlama kısmı öyle, ben anlamam.

Başka bir sürü şeyi kutluyoruz, tamam. Doğum günü, yıl dönümü vs. Ama onlar farklı. Mesela birinin doğum gününü kutlarken ne diyoruz, “iyi ki doğdun” diyoruz. Orada sevdiğimiz birinin dünyaya gelişine dair sevincimizi ifade ediyoruz. Yıl dönümleri de öyle, yine her neyin yıl dönümüyse, onun gerçekleşmiş olmasından doğan memnuniyetimiz söz konusu.

Ama yılbaşı öyle mi ya? Bir kere gidene bir saygı göster. “Ben ne yaptım senin için de, sen de bana ne verdin” de. Hemen ona sırtımızı dönüyor, yenisine başlıyoruz yağ çekmeye. Ve bir yılın ardından, aynı akıbet onun başına da geliyor. Bu hep böyle devam ediyor.

Ama size bir şey söyleyeyim mi, hevesinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bu 2012’nin var ya, zerre kadar umrunda değiliz. Bizim bu ortalığı velveleye verişimiz falan, onun bir kulağından girip öbüründen çıkıyor. “Eh, bir dahakine kısmet” demeyin, çünkü onların da umrunda olmayacak.

Yarın pazartesi, yeni yılın ilk iş günü ya- kusura bakmayın, hatırlattım böyle pazar pazar ama, zaten saat geç, çoktan o sendrom ele geçirmiştir bir çoğunuzu- işte o da bir öncekiyle aynı olacak. Belki bir iki sefer, yıl hanesine 2011 yazacaksınız dalgınlıkla, telaşa kapılmayın, karalayın üstünü, 2’yi yazın onun üstüne. O kadar, bir şey yok yani, aynı.

Yalnız şunu eklememe izin verin. Bu öyle göründüğü gibi karamsar bir yazı değil. Tam aksine, aslında ben de büyük beklentiler ve üstüste yığılmış planlarla giriyorum bu yeni yıla. Ama biliyorum ki, hiçbir yeni yılda keramet yok. Esas mühim olan, her yeni yılı şereflendirmek ve kendimizden bir iz bırakabilmek için bizim ne ürettiğimiz, ona ne verdiğimiz. Bırakalım yeni yıllar bizi kutlasın.

– – –

Bu arada ne çok yeni yıl dedim, hadi hayırlısı.

.

İkiz Köşklerin Mahzun Kardeşleri

İkiz köşkleri bilir misiniz? Hani simetrik olarak, yan yana  inşa edilmiş ahşap köşkler.

Bizim adalarda, Prens Adaları’nda yani, ahşap köşkleri bolca görmek mümkün. İşte kimileri de şimdi bahsedeceğim ikiz olanlarından.

Aslında söze başlamadan önce bir şeyi düzeltmekte de fayda var; bolca dedim ama, yıllar içinde yana yakıla ve bazen de yıkılmak suretiyle, sayıları iyice azaldı ahşap yapıların. Her biri de kendine has güzellikte ve özenle yapılmış, her santimi ustalıkla işlenmiş bu yapılar daha çok özeni ve ilgiyi hak ediyorlar. Hele ki adaların kimliğini oluşturan ögelerden biri olan mimari dokuyu korumak şart.

Gel gelelim ikiz köşklere. Ben bu ikiz köşkleri nerede görsem, hep birinin diğerine göre daha çok ihmal edildiği hatta neredeyse uzun yıllardır hiç el değmemiş halde, bakımsız ve yıkılmaya yüz tuttuğu dikkatimi çekiyor. Bunun istisnalarına çok az rastladım. Bir taraf bakımlıyken, boyası tamiri yapılmış ve içinde yaşayan varken, diğeri içinde yaşayan insanlar bulunsa bile her an yıkılacakmış gibi duruyor. Üvey kardeş gibi; üstünde yamalı elbisesi, mahzun gözlerle bakan besleme gibi. Veyahut cami avlusuna terkedilmiş evlat gibi.

Buraya koyduğum fotografta da bunun çok tipik bir örneğini görüyorsunuz. Bakımsız olanın önündeki kaldırıma dikilmiş ağaç bile çelimsiz, sıska ve bakımsız kalmış. Kurumadığı mucize. Diğeri öyle mi ya? Sanki önüne dikildiği evin haklı gururuna biraz da kibir katıyor, yanındakine nispet yapıyor.

Ama bir başka şey daha var; bu garip üvey kardeş, doğanın gariplerine kol kanat germiş, kendi muhtaç haline bakmadan. Balkonu, saçak altı, pencere önü demeden güvercinlere mesken olmuş. Gördüğü azıcık ilgiye, onlara yuva sağlayarak karşılık vermiş.

Benim diyeceğim odur ki, kimilerine gösterilen alâka, bu bîçare, zavallı kardeşlerine de gösterilsin. Onlar da boyanmak, allanıp pullanmak ister.

.

Evren’in On Sekiz Günü: 3. Gün

12 Temmuz 2011

Sıcaklığın, bunaltıcılık ve bezdiricilik konusunda gitgide ustalaşmasına; içindeki tembel ruhun, inadına uykuya, biraz daha uykuya, yatak keyfine meyletmesine rağmen yeni bir günün eteklerinde buldu kendini. Şimdi o melun sıcağa yenilmeden, kendini kaybetmeden, günün eteklerinden yukarı tırmanmaya koyulacak, macerasına kaldığı yerden devam edecekti.

İşine başlaması için gereken şartların olgunlaşması daha ne kadar zaman alacak merakla bekliyordu. Keyfi yerinde de olsa, ya da belki daha doğru tabiriyle, keyfini kaçıracak bir şey olmasa da, burada uzun süre kalmak niyetinde değildi. Rüzgar durmadan esiyordu ve o da, mevsim geçmeden, o savurgan rüzgarlardan birini yakalayıp savrulmak istiyordu bir yerlere. Dümeni elindeydi, rüzgarı da rotaya çevirirdi evelallah!

Gün ilerledikçe bazı şeyler netleşmeye başladı. Geçici diye beklediği düzen kalıcı hale geliyordu. Geri kalan günlerini o esintili köy evinde geçireceğini öğrenince biraz rahatladı. Şartları biraz kısıtlı da olsa, kısa bir süreliğine böyle izole bir hayat hoşuna gitmiyor da değildi. Biraz zorluk, daha fazla uğraş ve sonunda alınacak meyveler…

Yeni insanlarla da tanışma fırsatı buluyordu kaçınılmaz olarak. Kendini genel olarak soğuk ve asosyal bulsa da, mecburi durumlarda kurduğu ilişkilerde kendini tanıma fırsatı da yakalıyordu. Zorunlu sosyallik diyordu buna. Çalştığı ya da kısa süreli kaldığı yerlerde birarada bulunmak zorunda olduğu hatta bazen odasını paylaşmak zorunda olduğu insanlarla kurması gereken asgari düzeydeki ilişkiydi bu. Her seferinde ürkerdi bundan, ama içten içe zevk de alırdı. Çünkü bir bilinmezdi onun için bu tür başlangıçlar. Kâr zarar hesabı yapmasını da gerektirmeyecek hallerdi aslında. Karşısına ne çıkacağını asla bilemezdi. Bazen kalıcı dostluklara dönüşecek bazen de hatırlaması bile tüylerini ürpertecek tanışıklıklar çıkardı karşısına. Hepsini olduğu gibi kabul ediyordu ve kendi halinde, suya sabuna dokunmaz halini takınıyordu. Bazen o keşfediyor bazen de o keşfediliyordu. Evet, daha önce de dendiği gibi, kendini tanıma fırsatı bulduğu durumlardı bunlar, bir fırsattı.

Çoğu zaman merak ederdi, “acaba insanlar da beni, benim kendimi bulduğum kadar soğuk buluyorlar mı” diye. Ya da yabani, evet yabani, bu sözcükte bir çekicilik bile buluyordu. Belki de ondan korkuyorlardı. Belki bazen beş karış suratla geziyor ve farketmiyordu. Genelde de, tam tersi, edindiği izlenim, insanların ondan hoşlandığı yönündeydi. Ama ya bunu ona söylemekten kaçınıyorlardı ya da birileri onu fena halde kandırmıştı.

Peki ya gerçekten onun kalbine inmeyi başarmış olanlar? Ama onlar bir elin parmağını zor geçerlerdi. Onlara derdini anlatmaya çabalamaz, yalnızca gözlerine bakması yeterli olurdu. Her şey yalnızca bundan ibaret, bu kadar kolay olabilir miydi gerçekten? İlk görüşte aşkla hiç karşılaşmamıştı ama ilk görüşte dostlukları olmuştu. Ama bu da bir çeşit aşk değil miydi ki zaten? Bir kavramın, yeryüzündeki insan nüfusu kadar çeşitli tanımı bulunabilirdi. O da kendi tanımını yapıyordu işte, hiçbir otoriteye, bir ekole ya da guruya ihtiyacı yoktu.

Aşık olduğu zamanlar yoktu, sürekli aşkla yaşayıp arada bunu unuttuğu zamanlar vardı. Bu fikir aklına yerleştiğinden beri, yine kendini kandırmanın ya da da avutmanın bir yolunu bulup bulmadığı da takılıyordu kafasına. Çünkü bu düşünceye göre, aşk arayışı da anlamını kaybediyordu. Aşkı aramak, enerjisini buna harcamak zorunda değildi. Hatırlaması gerekiyordu yalnız, içindeki bariyerleri kaldırmak ve bırakmak. Ah ama bu her zaman bu kadar kolay değildi, en azından söylendiği kadar. Adeta bir afyon gibiydi bu düşünceler, sanki onu esas gerçeklikten koparan. Ama ille de böyle olmalıydı, her şey o kadar da çetrefilli olmamalıydı. Yoksa bu hayata birilerinin, hiç bilmediğimiz güçlerin eğlencesi olarak mı gelmiştik?

Mutlu olmalıydı, mutlu! Hakettiği buydu.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün. /2. Gün.

Özgün içerik: AFE1183E7314B6E008E13CCA588D6558959462F0

Evren’in On Sekiz Günü: 2. Gün

11 Temmuz 2011

Neden sonra, uyumuştu. Bunu ancak uyandığında anladı. Ama bu uyanış yine de tam bir uyanış değildi. Gerçekten sıhhatli bir uyku çekmiş miydi yoksa yalnızca kendinden mi geçmişti, bunu ancak günün ilerleyen saatlerinde anlayabilecekti.

Her ne kadar burayı tüm şartlarına rağmen çok sevmiş olsa da, çalışmalarını yürüteceği yere uzak olduğundan, ancak misafirdi şimdilik. Hatta bir an önce asıl kalacağı yerin belli olmasını diliyordu. Çünkü geçici bir süreliğine de olsa, yerleşik bir düzen kuracaktı kendine. Geçici de olsa, her yerin kendi düzeni olmalı, gerekli konfor sağlanmalıydı ona göre.

Ama işler planlandığı gibi gitmeyecekti, planlanan çoğu şeyde olduğu gibi. Aslında pek de öyle kesinlikle planlanmış bir şey yoktu, daha çok bir arzuydu bu. Çünkü böylelikle biraz olsun yalnız kalma fırsatı olacaktı. Nispeten kendi ouşturduğu bir düzenin serbestliği içinde, günlerini dolduracaktı.

Şimdilik bu düzenin, bir iki gün gecikmeli gelse de, sonunda geleceğini biliyordu. Ama tekrar o püfür püfür köy evine dönmekten de şikayetçi değildi. Aynı zamanda, işe başlayacağı günün gecikmesi, ona az biraz tembellik yapma fırsatı veriyordu. Bu zaten her zaman yapabildiği bir şeydi ama hep alışık olduğu yerden bütünüyle farklı bir yerdeydi şimdi.

Buradaki insanları sevmişti, eğer işine bu evde devam etmek zorunda kalsaydı da bir şikayeti olmazdı. Hatta diğerlerine nazaran daha başına buyruk bir işi olduğundan da, kendini son derece özgür hissediyordu. Keyfi yerinde gibiydi.

Hep böyle diyordu evet, gibiydi. Öyle gibiydi, şöyle gibiydi… Her zaman, tam bir kesinlikle emin olmamaya alışmıştı. Kendini buna alıştırmış gibiydi. Kim bilir, sonuçlara alışması daha kolay gibi mi geliyordu, hiç bilmiyordu. Hiç emin değildi.

Yemek saatleri dışında, kendini hep, boyaları yer yer dökülmüş sarı duvarlı odada buluyordu. Orası dışında her yer, kendini gündelik hayatın akışına kolayca bırakabildiği yerlerdi. Ama orası, o oda… Orada yalnızca gün sayıyordu. Bazen yatağına uzanıp, gözlerini duvarlarda, tavandaki izlerde gezdirip zihnini dağıtmaya çalışıyor, ama yine de düşüncelerden alamıyordu kendini. Sanki sabırsızlığı bu odada saklanıyor, kendisiyle başbaşa kaldığı bu nadir anlarda, hep buradan ayrıldığı günü hayal ediyordu.

– – –

Böyle yerlere geldi mi, gözü hep meyve ağaçlarında olurdu. Burası da sanki onun bu merakını biliyor, her adımda önüne türlü çeşitli meyve ağaçları çıkartıyordu. Dut ağaçları, hatta karadut ağaçları, incirler, erik, armut ve ceviz ağaçları… Her birini gördükçe gözü dönüyor, dili dışarı fırlayayazıyordu.

İkinci günün akşamına da varmıştı. Yine serin, rüzgarlı bir akşamda, semaverde demlenmiş çayını herkesle beraber yudumlayıp sohbete katıldı. Bütün bir gün zaman kavramı üzerine düşünmüştü yine, zaman algısının değişmeye başladığını. Güne erken başlamak gün hiç bitmiyormuş gibi hissettirirken, akşam olup da hava karardığında ve insanların yüzlerinde yorgunluk izlerini gördükçe “ne çabuk akşam oldu yine” demekten de kendini alamıyordu. Bu öyle garip bir durumdu işte, her daim de böyle olacaktı, çok kurcalamaya gerek yoktu.

Yaşıyordu işte. Bu, buram buram değilse bile, biraz zorladıkça kendini bir Anadolu kasabasında hissettiren o hisse tutunmak daha çok işine geliyordu. Hep özlediği ya da beklediği, veya ona hep kitaplarda sunulmuş haliyle, bu diyarlar, gerçekliklerinin dışında bir malihülya yaşatıyordu. Varsın olsundu. Nasıl olsa hayal gerçek, hepsi birdi insan isterse. Zamanla her şey olurdu; bir tutam huzur, bir avuç mutluluk, hepsi. Onlar gelmezse, onlara gitmek gerekti.

İşte bu, pek de yorucu sayılmayacak ama sıcaklığıyla yeterince bezdirici olmayı başarmış günün sonuna doğru, kendini bu düşüncelerin kucağında, uykuya teslim olmak isterken buldu. Bu isteği de hemen öyle, şıp diye gerçekleşmeyecekti.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün

Özgün içerik: 37E3D5816D889388EF64A8F0FC76F10D227430E9

Evren’in On Sekiz Günü: 1. Gün

10 Temmuz 2011

“Bandırma. Nüfus 111000”

İstanbul’dan ayrılalı iki saate yakın olmuştu. Eziyetli bir deniz yolculuğunun ardından, “buna değecek mi acaba” düşünceleri aklını yoklarken, bir yandan da buram buram Anadolu kokan topraklara ayak basacağını hayal ediyor, yavaşça iç geçiriyordu, çıkış kapısına doğru ilerlediği sırada.

Az sonra o hayallerin, ufak bir sarsıntıda yerle bir olan harçsız, adeta üstüste konulmuş taşlardan yapılma duvarlar gibi, tozu dumana katarak önünde ufalanacağını beklemiyordu elbette. Zaten öyle de olmadı. Hayallerinin harcının da, henüz ustalık seviyesinde bir yapı ustası tarafından karılmadığı aşikardı, fakat deniz yolculuğunun verdiği rahatsızlık, daha doğru deyişle, bindiği deniz aracının rahatsızlığı, algı dünyasını öylesine karman çorman etmişti ki, karaya ayak bastığında, açlığını bile düşünecek halde değildi. Elinde dengi, onu köye götürecek arabayı aramaya koyuldu.

Muavin sormadı “ne yöne“* diye. Hızlıca paraları topladı, hemen sonra da indi arabadan. Yolcuya gittiği yere kadar eşlik eden muavinlerden değildi,  hasılı muavine nerede ineceğini söylemesi hiçbir fayda sağlamadı. Minibüs şosede ilerlerken, her zamanki gibi kendini “ya ineceğim durağı kaçırırsam” diye düşünürken buldu ve bulur bulmaz da bu düşüncenin pençesine takıldı. Şoföre hatırlatmasının da bir faydası olmamıştı, kaygılarının esiri olmuş kendi gerçekliği içinde, şoför de onu ineceği yerde indirmeyecekti sonunda.

Kendine mi kızsın yoksa şoföre mi söylensin bilemiyordu. Artık algı seviyesi de gittikçe açılmaya başlamıştı, minibüsün sarsıntısı ve içerinin havasız havasından. En çok da arka koltuktaki kızın, “ay tamam bilyorouuum, ösür dilieriieem, taam ama uzatmasaannn” şeklinde uzayıp giden konuşmalarından. Ama yine de pek fazla kızgın değildi, artık iş işten geçmiş, “kaderine teslim olmuştu“*.

Kısa ama meşakkatli bir yolculuğun ardından, nihayet, gideceği yere varmıştı. Burası tek sıra olmayı bir türlü başaramamış yarı sıvalı çevre duvarı, koskoca alanda sanki rastgele serpiştirilmiş tohumlardan çıkmış ekinler gibi duran yıkık dökük yapıları, kimisi bir kaç kuşağı gölgesinde serinlettiği belli koca meyve ağaçlarıyla, basbayağı bir köy yeriydi.

Hava, bir gün sonra acısını çıkaracağını bildiğinden, sanki onu karşılıyormuş izlenimi veren, yalancı bir hoşgeldin esintisiyle tozu dumana katıyordu. Tozu dumana katması da lafta değildi hani, hakikaten de insan bu avluda bir kaç saat oturmaya kalksa, çöl fırtınalarıyla haritadan silinen, Sahra’daki bir günlük tepeler gibi gözden kaybolacaktı.

Toprak burada gittikçe bozlaşmış, üzerinde bir ekini zor görür olmuştu. Yetişmeyeceğinden değil, öyle susuz, kurak topraklar değildi buralar. Ama dediklerine göre, buranın insanı, zamanla imkanlar ayaklarına geldikçe, çarşı pazar, yıllarca bin bir emekle kendi yetiştirdiklerini önlerine hazır lop koymaya başlayınca, işi iyiden iyiye tembeliğe vurmuş, toprağa tohum serpmeye lüzum görmemişler. Hâlâ yapan yok değil, ne de olsa köylük yer, toprak geniş, ama ekili dikili yerleri şimdinin kent bahçeleri gibi, doyumluk değil seyirlik hale gelmiş ancak.

Bu serin ve esintili günün akşamında, artık kendini iyiden iyiye hissettiren, buradaki her şey gibi yalancı bir uykunun çağrısına kapılmaya başladı. Yalancıydı çünkü uyumak ne mümkündü! Hem gittikçe bastıran sıcak, hem de holden vuran ışık tüm gözeneklerinden içeri sızıp, onu ancak insanlığından uzaklaştırmaya yarıyordu. Ah biraz da bilincini alıp uzaklaştırsaydı ya.

* Yolculuk Bitti

 

Özgün içerik: 2065054FDA864C4CE3DB5EBBD6E1885B4DBAF773

Değişiklik Hep İyidir

Değişiklik iyidir” demiştim bir kaç ay önce. Onun bir hükmü kalmadı artık çünkü yeni bir “iyi” değişiklik yaptım. Aslında orada söylediklerim kısmen geçerli bu sefer de. Eh, arada bir gerekiyor böyle şeyler.

Eski halini bilen bilir, yenisini yadırgayan olur veya seven. İlk kez gelenler içinse bu yazının da bir hükmü olmayacak elbet. Onlara ancak hoş geldiniz diyorum.

Ama ben çok sevdim. Başlık tasarımı için de Shiprim’e teşekkürlerimi bir de buradan iletiyorum, kendisi dandik dandik şeyler yapar efendim.

İyi okumalar olsun!

 

Üretim Bandı

 

El Yazması(n)

Niye yazıyoruz ki hiç anlamıyorum aslında. Söylenebilecek herşey söylenmiş önceden. Hep aynı ya da benzer şeyleri yaşıyoruz kendi hayatlarımızda, tekrarlanan bir sürü şey, hatta bazen feed-back’lerle uzatıyoruz hikayemizi. Sonra bütün bunlar aynı zamanda başka hayatlarda da varolan şeyler. Yani biz bazen öyle çok çok özelmişiz, farklıymışız gibi zannediyoruz ya, bazılarımız birinin eşi ya da bir kaçının bileşkesi aslında.

Herşey yazılmış dedim. Herşey yaşanmış çünkü. Her geçen gün gelişen teknolojinin hayatımıza kattığı “sanal” yenilikleri bir yana bırakırsak, birbirinin aynı ve tekrardan ibaret hayatlar yaşıyoruz.

O halde yeni ne var? Niye yazıp duruyoruz? Yeni bir şey mi keşfettik? Bin sene önce yaşamış insanla aynı hormonlara, aynı içgüdülere sahibiz. Hiç bana kültür farklılıklarından vs.den bahsetmeyin.
Niçin yazıyoruz? Yazılmış bir çok şey okuyoruz bunun yanında. Kurgu veya gerçek, ama nihayetinde insan aklının, hafızasının ve deneyiminin bir ürünü.

O halde neden yazıyoruz?
Üstelik kendi adıma konuşmam gerekirse, benim yazdıklarım bir nevi ahkam kesmek, atıp tutmak, hem ayrıca son derece kişisel. Öyküleştirsem mesela buraya döktüğüm fikirleri, içine kahramanlar yaratıp salsam yazıların, o zaman başka mecralarda da değerlendirilebilir. Ama işte, dedim ya, son derece kişisel ve çalakalem yazılmış düşünce bulutları.

Yok o kadar da küçümsemiyorum tabii, son derece kişisel de olsa, günlük denemeyecek ve belki farklı bir yazım türü denebilecek yazılar bunlar. Ama ben bunu değerlendirme işine girmiyorum hiç, yazıyorum sadece.
Okuyan var mı? Var. İstatistikleri görmüyorum sanmayın, nereden gelip nerelere gittiğinizi biliyorum. Ama tabi bu istatistikler bana yazılarımın sonuna kadar sabırla okunup okunmadığını göstermiyor. İşte kişisel meselesi burada da aklıma geliveriyor; daha ilk satırdan durumu kavrayıp, “bize ne senin kişisel fikirlerinden” diyenler olabilir. Olabilir tabi.

Peki o zaman niye yazıyoruz? Niçin tekrarlıyoruz? Bazen başka bloglarda da rastlıyorum, mesela benzer düşünceleri farklı cümlelerle anlattığımızı görüyorum. Çok normal, çünkü insanız, benziyoruz, aynı deneyimleri yaşıyoruz; iç dünyamızda aynı hesaplaşmaları yaşıyor, belki aynı aşamalardan farklı zamanlarda, farklı yoğunluklarda, farklı yöntemlerle geçiyoruz ama hepimiz geçiyoruz sonunda. Bu bizi birebir aynı yapmaz ama bir yerlerde birleştirdiği kesin.

Şöyle ilginç bir sonuca da varıyoruz, yani ben vardım, sizi bilmem; anlaşılamamamız arttıkça daha çok anlatma çabasına mı giriyoruz acaba? Bu yüzden de kendini bu yazma çabasının içinde bulan insanlar bir şekilde ortak bir yerlerde buluşuyorlar. Bizi anlamayan, ya da bizim derdimizi anlatamadığımız insanlar yine anlamıyorlar, çünkü eğer şu istatistik meselesine tekrar dönersek, ha bir de yorumlar var tabii, bu güne kadar beni tanıyan insanların çok azının yazdıklarımı okuduğunu biliyorum. Okuyanları da biliyorum, ki o bildiklerim zaten beni anlayabilen insanlar. Bir de yine bu yazma işi dolayısıyla yeni tanıdığım insanlar var ki sanırım bu vesileyle kazandığım en değerli şey bu. Buradan şu da anlaşılmasın; “niye okumuyonuz leayn!?” demiyorum elbette, ne haddime.

Peki ne sebeple yazıyoruz? Okuduğumuz, altını çizdiğimiz, çok beğenip kesip başucumuza koyduğumuz o yazıları alıp yazıverelim; falanca yazar, şair böyle böyle demiş ya, aha işte ben buna katılıyorum, ben de tam böyle düşünüyorum, bir şey demek istesem ya da yazmak istesem kesin böyle yazardım, çizerdim diyelim olsun bitsin.

Öyleyse niye yazıyoruz? Yazıyoruz işte cancağızlarım, niyesi miyesi yok. Ayrıca istatistikleri öperim, kendime yazıyorum, daha iyi düşünmemi sağlıyor, kafamı toparlıyor falan filan. Bir çeşit tatmin. Güzel bir şey.

Arada alıntı da yaparım, dert değil.

 

Özgün içerik: 8359F451DE16C28FEE9D7A6307122C8BCEC25B08


Değişiklik İyidir

İnsan yaşadığı yerde bile ara sıra dekor değişikliği yapar, yatağın dolabın yerini değiştirir mesela, zira hep aynı hep aynı bir yere kadar. Eh ben de her gün en az bir kere baktığım bu sayfadan artık sıkılmaya başlamıştım. Yeni başlangıçlar ve değişimler hep acılı olur ya benim  de elim, kolum, belim ağrıdı, kafam patlaya yazdı blogumda bir görsel değişim yakalayacağım diye. Neyse yorumsal ve tavsiyesel desteklerin de sonunda iyi bir şey çıktı herhalde. Artık yorumu size kalsın. Ama farkedeceğiniz üzere bir “hazan mevsimi” (hazan sözcüğü nedense sonbaharı daha bir vurgulu yapıyor gibi, güzel çağrışımları var, ondan) ağırlığı var yeni tasarımda. Kırmızının, yeşilin ve sarının her tonu çepeçevre sarmışken şu sıralar etrafımızı, başka bir şeye elim varmadı. – Kışın da kar teması yapmayacağım, korkmayın.

İyi okumalar diyeyim yeniden, sağlıcakla kalın.