Aman Eşiğe Dikkat!

Algı eşiği ne değişken bir şeymiş meğer. Şu hararetli, “evrim mi yaradılış mı?” tartışmaları bir yana, algı dediğimiz şey de evrime tâbi, onu anladım. Kişiden kişiye değiştiği gibi, kuşaktan kuşağa ve hatta kişinin kendi yaşamı boyunca da gel zaman git zaman değişebiliyor. Eşiği bir yükseliyor bir alçalıyor. Kimi şeyler bu eşiğin gerisinde, kimisi berisinde kalıyor. Ahenkle dansediyorlar kendi kafalarınca. Kafaları da güzel hani, laf aramızda, pek bir güzel hem de. Bir de bu eşiğin alçağı mı yoksa yükseği mi makbul, o da belli değil. Öyle bir bilinmezlik işte anlayacağınız, dedim ya, ahenkle dansediyorlar, yetişemiyoruz.

Misal, hayatınızda her şey tam istediğiniz gibi gidiyor diyelim. Her şey yerine bazı şeyler, tam istediğiniz değil de istediğinizin birazı da olabilir. Mühim değil, o kadar da ince ayarların peşinde değiliz. Buradaki ana fikir, “her şey yolunda“. Sonra başınıza kötü bir şey geliyor. Herhangi bir şey. Herhangi kötü bir şey. Ne yaparsınız? Evet ne yaparsınız? Soruyorum, çünkü ben bilmiyorum. Öyle hayatımda her şeyin yolunda gittiği bir dönem hiç olmadı. Bilmediğim bir şey hakkında da ahkam kesmeyeyim şimdi. Yani ne yapılır böyle bir durumda? Tamam, başa gelen şeyin ne olduğuna, yıkıcılık derecesine bağlı biraz da. Belki kimisi, “olur böyle şeyler” deyip geçer, kimisi karalar bağlar, kimisi de “batsın bu dünya” moduna girebilir. Ne derlerse desinler, konumuz “her şey yolunda” insanları değil zaten. Onlar bir zahmet bir adım geri dursunlar. Hatta sıradan çıksınlar, eşiklerini atlayıp kaybolsunlar, gözüm görmesin.

Gel gelelim “her şey ne zaman yoluna girecek?” insanlarına. Her şeyi de geçtim, “şu veya bu yahut o yoluna girer mi ki” diyen kardeşlerim! İşte onlar ki, eşikleri yüksele yüksele duvar olmuş önlerinde. Umutlarını eleyip, eleklerini o eşikten devşirme duvarlarına asmışlar. Ölmemek için yaşamayı öğrenmişler. Kapılarının önünde dikilen bir gram umut ışığını bile görmekten aciz, sözümona korunaklı duvarlarının arkasında her türlü zayıflatıcı duyguya karşı pusuya yatmış, “ne ola ki bu?” diye tedirgin bekliyorlar.

İnsan gülmesini de bilir ağlamasını da. Sevinmesini de bilir üzülmesini de. Yaklaşan şeyden etkilenme düzeyi ne olursa olsun, verilecek muhtemel tepkiye şartlanma şekli nasıl olursa olsun, yine de genel geçer söylenecek bir şey vardır onunla ilgili. Ya iyidir ya kötüdür, ya üzücü ya da sevindiricidir. Ama alışmamış popoda don durmaz deyiminin ışığında şunu söyleyebiliriz ki, en sevindirici şeylere bile ağzındaki otu çiğnemeyi kesmeden, melül melül bakacak koyun saflığında insanlar vardır aramızda. Neyin korkusudur bu bilemem. “Bunun altından kesin bir çapanoğlu çıkar”, şüphesi olabilir. “Bu şimdi böyle ama, dur bakayım belki ben  yanlış anladım”, diye düşünülebilir. Bu örnekler çoğaltılabilir elbet, ama er veya geç şu sonuca varır; önüne gelen ufak tefek sevinç veya mutlulukların tadını çıkaramama ve hatta belki de büyük mutluluklara gebe fırsatları algılayamama, görememe, duyamama, tadamama.

Aval aval bakar, “bu neydi şimdi?” diye, ağzı açık. Otlar eşiğe düşer, onu da bir yel alır gider.

.

Reklamlar

Yeniden Doğacaksın

Hadi kalk. Harekete geç. Bir şeyler yap. İşte ayın başı, yılın başı, söylemeye gerek yok. Paranı kullanıma sok. Üç kuruşunla dünyayı değiştir. Küçük büyük, az çok farketmez. Ne denli değiştireceğini bilemezsin, bu senin aklının ereceği bir şey değil. Düşünme. Sadece yap.

Sokakları gez. Bir yerlere sapman gerekmez, doğruca git. Yerlere, akşamdan kalanlara bak. İnsanları izle, akşamdan kalmalara bak. Ya da bakma. Onlar da sana bakacak. Görecekler, ama farketmemiş gibi yapacaklar. Sana dönüp, bugün nasılsınız bakalım, demeyecekler. Böyle bir şey soran olmayacak. Sana bir an bakıp yüzlerini çevirecekler. Sen de durmayacaksın üstünde. Aynı anda, aynı tepkiyle, aynı hareketi yapacaksın onlarla.

Çocuklar göreceksin. Görme. Bir an olsun kulak kabartma. Bugün için olsun duyma. Bırak. Kendini bırak, onları bırak.

Hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünmek zorunda değilsin. Yalnızca yaptığını yap. Oku. Altını çiz. Bir daha çiz. Kimini biraz bastırarak, tekrar tekrar aynı kurşun izinin üzerinden gidip gelerek, birbirine paralel olmayan gelişigüzel çizgilerle.

Piyango biletine bak. Bak bakalım amorti var mı. Yoksa büyük ikramiyeyi tek rakamla kaçırmış mısın.

Vitaminini almayı unutma. Hem bu sayede su içmeyi de hatırlıyorsun. Bu iyi bir şey.

Sokaklar bitti. Aynı doğrultuda, tıpkı altını bastırarak çizdiğin satırlar gibi, ama gelişigüzel adımlarla defalarca görünmez izler bırakarak arşınladığın sokak bitti. Yerindesin. İninde. Kabuğunda. İster duvarlarla, ister çepeçevre başka nesnelerle sınırlanmış olsun; kendi korunaklı, dışarıyı senden koruyan sığınağındasın.

Dudakların içeriye dönmüş; ağzın, dilin seni izliyor. Doğruca kafanın içine, zihnine doğru kelimeler, sözcük yumakları savuruyor. Bazen tane tane, bazense birbirinin içine geçmiş; anlamlı ya da anlamsız bütünler oluşturan sözcükler. Sesin çıkmıyor ama sesini duyuyorsun yine de. Ses hafızan hâlâ yerinde. İlle de yanında başka biri varken duyabileceği bir seslilikle konuşman gerekmiyor. Sözcükler yuvarlanıyor ve sen zihnine doğru yuvarlanırken çıkardıkları sesin kendi sesin olduğunu biliyorsun. Ama burada kurallar tamamen değişiyor. Yollar ya da çizikler gibi düz bir doğrultuda hareket edip ilerlemiyorlar. Sağa sola, öne arkaya, yukarı aşağı, birbirinin içinden geçen, birbirine dolanan, düğümlenen iplikler, iplikler, çok ince iplikler gibi. Kopmuyorlar da. Birbirlerine sıkıca ilmiklenmiş, esnek iplikler gibi yumaklar, kıvrımlar oluşturuyorlar kafatasının içinde.

Onları dinle. El sürme, bir yerinden, ilmiğin birinden tutmaya çalışma. Dinle kendi sesini. Dinliyorsun. Konuşuyor ve dinliyorsun. Bir sızı haline gelene kadar. Kendi fiziksel varlıklarını bulup, erişebildikleri tüm gözeneklerinden sızıp kaybolana kadar. Ama tam bir kayboluş değil bu. Daimi yerlerine varana kadar seni kullanmaya devam edecekler. Parmak uçlarını izleyecekler. Gözünün gördüğü nesnelere verdiğin anlamlara kadar her yere kapılanacaklar sonsuza kadar. Tüm duyularını kullanacaklar, durdukları yerde durmak için.

Geriye kalanlar onlar olacak. Geriye onlar kalacak. Sonra, son bulacak. Son bulacaksın. Seni saklayacak bir yer yok. Muhafaza edecek bir yer yok. Bitmeden, tükenmeden yenini yapmayacaklar.

Biliyorsun. Hep biliyordun. Bu dünyaya bir mayının üzerinde geldin, hep bir parçan olan. Ağırlığını kaybettikçe, küçüldükçe ona daha da çok yaklaşıyorsun ve o bir yerde seni, kendiyle beraber savuracak. Toprağa, tohumlar gibi savrulacaksın. Yeniden doğacaksın.

.

Yarım

Aklıma bir şey geldi; ne çok şeyi yarım bıraktığım.

Yok aslında, uzun süredir bir şey yazmadığımı hatırladım. Hatırlamadım da bu konuya dikkatimi çekmek istedim. Sonra başlayıp da bıraktığım şeyler geldi aklıma. Ya da yapmayı düşünüp de bir türlü başlayamadığım şeyler.

Ve bir başlık attım: Yarım. Kendiliğinden. Bir anda oluverdi. Ardından birkaç dakika bu başlığa baktım. Baktım ve baktım ve baktım. Ve düşündüm. Ne çok yarım bıraktığım şey var. İhmal ettiğim ne çok şey var.

En başta kendim. Uzunca bir süredir kendimi ne kadar ikinci plana attığımı hatırladım. Fikirlerimi planlamayı ve hayata geçirmeyi hep geciktirdiğimi, geçiştirdiğimi. Aklımı öyle böyle şeylerle nasıl oyalayıp hayal alemine daldığımı. O hayal aleminde kendime şatolar, bir değil birçok şatolar kurup hepsinin içine bir başka evren yerleştirip birbiri peşisıra gidip geldiğimi.

Elimde düzinelerce anahtar, hani şu eski usül, cümle kapıları açan ağırca anahtarlardan. Koskoca bir halkaya geçirmiş elimde taşıyıp duruyorum. Her bir kapıyı açarken tek tek , tek tek denemekten nasıl da yorulmuşum. Biri kilidin içinde dönüp de beni içeri buyur edince anlıyorum yorgunluğumu. Sonra o ağırlıkla kendimi ilk bulduğum yumuşak zemine bırakıp mekanın hayalini gelişigüzel yaşatıyorum. Ne kadar gelip geçici, ne kadar yalan, ne kadar masalsı olsa da o geçici sükunetin ve tatminin tadına doyum olmuyor.

Kendini kandırmak dedikleri bu olsa gerek. Ama neyi, kimi suçlayabilirim ki bunun için? Kendi zihnimin yarattığı, can verdiği bir hayali dünyada yaşadıklarım, bir bir yerleştirdiğim karakterler için kime hesap sorabilirim ki?

Ama durun, hesap sormak da neyin nesi? Öyle bir gayem yok ki hem. Lafın gelişi diyelim. Hani yanıt aramak diyelim. Bazen zihnimin katmanlarından bir takım sesler çıkıverip en hayati sorularla sesleniyorlar. Nerede? Ne zaman? Nasıl? Kim? Ve niçin? Ne için buradasın?

Ah, bunları duymazdan gelmek o kadar kolay ki! Öyle alışmışım ki. Öyle yorulmuşum ki. Hıh, yorgunluk da bahane. Kim bu sorulara yanıt vermek istesin ki? Hangi babayiğit bunca yaratılmış hayalî evrenin elinden yakasını kurtarıp da yanıtlamaya, yüzleşmeye yanaşır?

O havalar, ah o havalar! Zihnimin harikalar diyarında, o sayısız şatonun önüme serdiği muhteşem hayal dünyamın sarhoşluğunda, tüm diğer gerçeklikleri reddedip hapsolduğum o masallarda soluduğum havalar. Ne varsa onda var. Bir koma hali, derin derin derin soluklu bir uyku hali.

Küçük umutlar, büyük mutluluklara gebe. Ama yine de küçükler. Elime bir pas anahtarı geçiyor, bilmem nereden, bütün ağırlığımdan kurtuldum diyorum, sonra o bile hiçbir kapıyı açmaz oluyor. Öyle dememişlerdi ama. Öyle öğretmediler.

Aslında hiçbir şey öğretmediler bize. Evdeki bulgurdan da olursun ya, işte o hesap. Şimdi şatolarım bir bir yıkılıyor. Tuğla parçaları üzerime düşmesin diye kaçıyorum, en en en uzaktaki bir tepeye. Oradan izliyorum toz duman oluşlarını. Sayıyorum hepsini bir bir. Her bir tuğla parçasını. Her bir cam kırığını, zerre zerre.

Bakıyorum, izliyorum hissiz. Hissiz mi? Şimdi son bir geçiş daha olmalı. Bıraktığım o toz yığınından tek bir tanesinin bile geçemeyeceği bir geçit. Bir anahtar deliğinden geçebilecek kadar küçülüyorum. Küçülüyorum. Küçülüyorum.

Toz oluyorum.

Püfff…

 

Nerede Kalmıştık?

Sahi, nerede kalmıştık?

Başladığımız yerde olmasın? E hata sende. Neden ararsın başka yerde?

Sen demez misin, ne arıyorsan kendi içinde, diye? Günahın, sevabın senin. Aradığın sende. Bulduğun yine sende, şayet bulmayı bilirsen.

Sen. Ben.

Hani doğa diyordun, her şey onda diyordun… Ondan ne zaman koptun be adam? Eh işte, o zaman duvarlar, betonlar… Sükûnet gitti. Gitti elden huzur.

İşte, başladığın yerdesin. Koşacaksan, toprağa değmeli ayağın. Bütün ağırlığınla hissetmelisin toprağı, bir gün ereceğin huzuru, sessizliği, durgunluğu.

Baktın mı hiç ayaklarının altına? Baktın mı ardına? Koşu bandında koşarsan, sayarsın yerinde.

Elin boş. Tabanlarının altı bir kara lastik, plastik, petrol.

Ölüm. Ölüm…

Yavaş Yavaş

Babam yeni ölmüş birinden bahsederken, daha çok da nasıl ya da ne zaman olduğuna dair ayrıntı verirken  “teslim oldu” tabirini kullanır hep. “Teslim olmak”. Ölüme teslim olmak. Sanki yaşamak suç! Bu lafı duymak her defasında irkiltir beni. Ölümün kendisine ya da ölen kişiye duyduğum histen ayrı bir şeydir bu. Yaşamak hakkımız değilmiş, ölümün elinde bir oyuncakmışız gibi.

Ama ölüme değil, toprağa, yere göğe teslim olmak var bir de. En azından bu bana daha naif geliyor. Huzura ermek diye bir şey varsa, işte bu bana en huzurlu yol gibi görünüyor.

Huzurlu bir ölüm var mıdır ki? Ölenlere sormadan bilemeyiz tabii. Ama her şeyin huzurlu bir çeşidi olabilir, bir yanı belki. Huzurlu bir yaşam olabileceği gibi, ki bu en zorudur, huzurlu bir ölüm şekli de mümkün olabilir.

Teslim olmak dedik ya, ama toprağa teslim olarak. Toprağa karışarak. Ölüme yakalanmadan, onunla barışarak. Toprağın içinde, yerin altında değil. Üzerinde bulutlar gezinmeli, rüzgar arada bir tenini yalayıp geçmeli. Ağaçlar, kocaman ağaçlar yükselmeli etrafında. Ara sıra, güneş ışınları sızmalı, ağaç dalları arasında bulduğu boşluklardan. Derin, tatlı bir uykuya dalmış gibi uzanmalı toprağın üzerine, sereserpe. Üzerinde çirkin böcekler, sinekler değil kelebekler uçuşmalı. Ölümün bozan, kirleten, sanki yaşamdan intikam alır gibi çirkinleştiren elleri değmemeli. Huzurlu, sakin, ruyasız bir uykuda, yavaş yavaş sızmalı toprağa. Güzel kokular yayılmalı etrafa. Yavaş yavaş.

Geriye bir anı bile kalmamalı hafızalarda.

Yataklara Veda

Yolculuğa çıkmanın hep hüzünlü bir yanı vardır, giden için de geride kalanlar için de. Uzun süreli de gidilse, kısa süreli de olsa farketmez. Yol, yolculuk belirsizliklerle doludur. Hele ki uğurlayanlar, yani geride kalanlar için. O yüzden hüznün yanında biraz tedirginlik de kaçınılmazdır.

Bazen de nesneler kalır geride. Eğer kendi evimden bir yere gidiyorsam, son anda evden çıkmadan baktığım tek şey yatağımdır. Evet, yatağım. Yolculuğa çıkacağım zaman beni, en çok değise bile, çokça hüzünlendiren şeydir yatağım. Nesneler arasında diyelim bari, şimdi insanları bir yana bıraktık, bu yazının da konusu gereği. Yoksa o çok daha çetrefilli bir konu.

Yatağım mutlaka derli toplu kalmalıdır. Hem de en son içinden çıktığım gibi, beni içine almış o yatak , çarşafım, yorganım, yastığım öylece beni bekler olmalı. Evden çıkarken onunla mutlaka vedalaşırım. Biraz bakışma… ve göz göze geliriz, sonra ben arkamı döner giderim.

Bu hüznün içinde ise bu kez uğurlayanın değil gidenin tedirginliği vardır. Kendisine pek de itiraf edemediği bir tedirginlik. Yolculuk ne kadar heyecan verici olursa olsun, yine de bir bilinmezdir. En basit, güvenli yolculuk bile bir serüvendir. Yolda sizi nelerin beklediğini bilemezsiniz. Ben de, kendi kokumun sindiği, benden izler taşıyan o örtülü yuva, beni bir kez daha kollarına alacak mı bilemem.

Bu yüzden, onunla ayrılışım hep böyle hüzünlüdür.

Ama, en zoru değildir yine de, ayrılışların.

Düşünüyorum da, acaba karavan tutkumun bununla bir ilgisi olabilir mi. Malum, yatağı da berberinde götürebilir insan o zaman.

.

Ah Canım Yeni Yıl, Sen Ne Şeker Şeysin Öyle

Madem yıl olmuş bu yıl, yani yeni bir yıl, öyleyse iki çift laf edelim değil mi? Selamsız sabahsız geçmek olmaz şimdi. Alınır malınır, mazallah.

Hani biz kutluyoruz ya yeni yılı, böyle ışıklar, allı güllü, rengârenk süsler, ıvır zıvırlarla etrafı şenlendiriyoruz; bana biraz gelecek olan yıla yağ çekiyormuşuz gibi geliyor. Arada temennilerimizi, gelecek yıldan beklentilerimizi vs. dile getiriyoruz. Bunu da sanki gözüne sokarcasına, patır patır havai fişeklerle falan elaleme duyuruyoruz. Hani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali. Gelin de burada, tabii ki yeni yıl oluyor, ışıl ışıl parıltılı harflerle her bir yere adını işlediğimiz yeni yıl.

Halbuki zaman geçiyor, insan biraz üzülür değil mi? Hem de insan bazen yeni yılın hangi ara eskiyip bir yenisinin geldiğini bile idrak edemiyor, öylesine çabuk geçiyor. Ama yok, zaman geçse de umutlar tükenmiyor. Geçen yılların hüsranını orada bırakıp, küllerimizden doğacağız diyoruz. Hemen yeni geline sarılıyoruz. Biraz riyakarca değil mi? Değil mi? Öyle ama be! Bence öyle. En azından kutlama kısmı öyle, ben anlamam.

Başka bir sürü şeyi kutluyoruz, tamam. Doğum günü, yıl dönümü vs. Ama onlar farklı. Mesela birinin doğum gününü kutlarken ne diyoruz, “iyi ki doğdun” diyoruz. Orada sevdiğimiz birinin dünyaya gelişine dair sevincimizi ifade ediyoruz. Yıl dönümleri de öyle, yine her neyin yıl dönümüyse, onun gerçekleşmiş olmasından doğan memnuniyetimiz söz konusu.

Ama yılbaşı öyle mi ya? Bir kere gidene bir saygı göster. “Ben ne yaptım senin için de, sen de bana ne verdin” de. Hemen ona sırtımızı dönüyor, yenisine başlıyoruz yağ çekmeye. Ve bir yılın ardından, aynı akıbet onun başına da geliyor. Bu hep böyle devam ediyor.

Ama size bir şey söyleyeyim mi, hevesinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bu 2012’nin var ya, zerre kadar umrunda değiliz. Bizim bu ortalığı velveleye verişimiz falan, onun bir kulağından girip öbüründen çıkıyor. “Eh, bir dahakine kısmet” demeyin, çünkü onların da umrunda olmayacak.

Yarın pazartesi, yeni yılın ilk iş günü ya- kusura bakmayın, hatırlattım böyle pazar pazar ama, zaten saat geç, çoktan o sendrom ele geçirmiştir bir çoğunuzu- işte o da bir öncekiyle aynı olacak. Belki bir iki sefer, yıl hanesine 2011 yazacaksınız dalgınlıkla, telaşa kapılmayın, karalayın üstünü, 2’yi yazın onun üstüne. O kadar, bir şey yok yani, aynı.

Yalnız şunu eklememe izin verin. Bu öyle göründüğü gibi karamsar bir yazı değil. Tam aksine, aslında ben de büyük beklentiler ve üstüste yığılmış planlarla giriyorum bu yeni yıla. Ama biliyorum ki, hiçbir yeni yılda keramet yok. Esas mühim olan, her yeni yılı şereflendirmek ve kendimizden bir iz bırakabilmek için bizim ne ürettiğimiz, ona ne verdiğimiz. Bırakalım yeni yıllar bizi kutlasın.

– – –

Bu arada ne çok yeni yıl dedim, hadi hayırlısı.

.

Defterle Konuşma

Çizgisiz olsaydın eğer,

Kendim dizerdim satırları,

Dize dize.

Bana nereden başlayıp nerede duracağımı,

Kafamı nereye yaslayıp,

Elimi kolumu nereye dayayacağımı

söyleme.

Usul usul lafımı dinle.

O kadar!

.

Ben Nerede Değilsem…

Yarın evden çıksam, vapura binsem, her zamanki gibi. Vapur kopartsa palamarı, hızla ayrılsa iskeleden, sürme iskeleler denize düşse, bekleyen yolcular arsından bir tek ben binebilmiş olsam vapura. Öyle bir lodos olsa ki, bana hiç dokunmasa ama vapuru da yolundan şaşırtsa. Sonra sakinleşse rüzgâr, sakinleşse deniz, dalgalar. Tam herkes rahat bir nefes almaya hazırlanmışken, bilinmeyen bir istikamete çevirse başını vapur.

Kaptanın kafası o gün bir şeye bozulmuş olsa mesela. “Yetti be!” dese, “başlarım iskelenize de, tarifenize de, Marmara’nıza da”. Kırsa dümeni rastgele, kimse bilmese, bir tek o bilse. Hatta o bile bilmese. O kadar tepesi atmış olsa.

Herkes şaşkın şaşkın pencerelere, açık salonlara koştursa, ne oluyor diye. “Nereye gidiyoruz?” deseler. “Kaptan yolu şaşırdı” dese biri. Bir diğeri, “lodos başına vurdu kaptanın herhalde” dese. Bazı çok bilmişler, “hadi ne duruyorsunuz, dayanalım kapısına, bir bir soralım bunun hesabını” deseler. Mahallede çenesi düşüklüğüyle tanınan bir hanım da, “buna düpedüz adam kaçırmak denir, yetişin komşular, insanlık öldü mü, yazın bunu, gazetelere yazın, televizyonlara verin” diye velveleye verse.

Biraz sonra garson, elinde genişçe tepsisini sallayarak, “çaylar taze, sıcak sahlep var, sinirleri yatıştırır, gerginliği alır, sakinleştirir, sıcak sıcak” diye diye dolaşsa vapuru boydan boya.

Ben elimde bol tarçınlı sıcak sahlebim, tenha bir yer bulsam açıkta. İskelede vapura, bu deli vapura binememiş, ve şimdi salonlarında kimi yerinde duramayan, kimi zaman geçtikçe sakinleşen diğer yolcuları düşünsem. Onlar zannededursunlar, “vapur elbet yoluna döner, kaptan belki acemidir de onun için şaşırmıştır rotayı” diye, bir tek ben bilsem kaptanın asla dönmeyeceğini. Yalnızca ben, tek kaygısız ben olsam koca vapurda.

Delice bir sevinç sarmış olsa kaptanı da. Hani her şeyin başlangıcı korku verir ama yola bir çıktı mı sanki kırk yıldır yaptığı şeymiş gibi gelir ya bazen insana, işte öyle bir kendine güvenle, öyle bir sevinçle, heyecanla sarılsa dümene. Ve bunu yine bir tek ben bilsem. Bilinmeze yol aldığımızı yalnız ben bilsem.

İskelesiz, rıhtımsız denizler aşsak, millerce. Artık hiç umudu kalmasa diğer yolcuların, bildik bir iskeleye bağlayacağız diye. Günlerce böyle devam etse. Hani filmlerde olur ya, bir felaketten beraberce kurtulmuş bir grup insan arasında başlayan arkadaşlıklar olsa; artık kaygı dolu, şikayet dolu cümleler yerine gündelik, sıradan sohbetler edilmeye başlansa.

Sonunda bir limana varsak, gemi iskeleye bağlamadan yanaşıp ayrılsa gene. Bir tek inen ben olsam. Alabildiğine kedi ve deniz kuşu kalabalığı sarmış olsa kenti. Bir de tek tük insanlar, güler yüzlü, kaygısız, işsiz, güçsüz… Vapurdaki şaşkın yolcular pencerelere, açık salonlara koşturup baksalar. Ben kaptana el sallasam yalnız. Bir tek o bilse, olmadığım yerimin burası olduğunu.

Elimdeki sahlebin sıcak buğusu, tarçının kokusu hiç gitmese.

 

Öldürürsün Zamanı

Hayat seni yaşar. Hayat seni harcar. Sen yaşıyorum sanrısında, bir ara sokakta, bir köşe başında, kovalarsın hayatı. Bir hayta kedi gibi, kovalayan kuyruğunu.  Aramakla yaparsın sen de hatayı. Harcarsın hayatı. Öldürürsün zamanı.

Sahi, saçma neydi?

.