Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #8

Son günlerde, yeni tanıştığım hemen herkesi, daha önceden tanıyormuşum gibi, gözüm bir yerden ısırıyor. Ne kadar rahatsız edici olduğunu anlatamam. Kendilerine farkettirmeden yüzlerini incelemeye çalışıyor, kime benziyorlar acaba diye düşünmekten şaşkına dönüyorum.

– – –

Bütün ebeveynler, gençliklerinde “ben annem/babam gibi olmayacağım, çocuklarıma onlar gibi davranmayacağım” demelerine rağmen, ebeveyn olduklarında bu sözlerini unutur ve anne babaları gibi davranırlar. Ebeveyn geni diye bir şey var da, çocuk sahibi olunduğunda devreye mi giriyor otomatik?

– – –

Bir şeyin üzerinize zimmetlenmesi kadar pis bir şey yoktur hayatta. Ben bunu anladım, ardından da paranoyak oldum. Evet, onu da oldum.

– – –

Bu sıcakta, püfür püfür esen rüzgâra mı şükredeyim, yoksa rüzgârın getirdiği gübre kokusuna mı küfredeyim bilemedim.

İnsan anlık, küçük mutlulukları bile doyasıya yaşayamıyor, illâ yanında panzehirle beraber geliyorlar.

– – –

Sıkıntıdan sinirlerim bozuluyor, sonra da sinirden gülmeye başlıyorum. Kendi kendime gülerken yakalanacağım korkusuyla, ciddi bir tavır takınayım derken daha da gülünçleştiğimi düşünüp sinirleniyorum. Sonra sinirden gülüyorum. En sonunda da gülmekten sıkılıyorum. Bu döngü böyle devam ediyor.

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #7

Yemek yeme anı, insanın en savunmasız anlarından biri gibi görünmüştür hep bana. Bazen farkettirmeden incelerim insanları, yemek yerlerken. Yüz ifadelerini izlerim. Dikkatleri değişir mesela. Çok yakın mesafede ama olmayan bir şeye odaklanır bakışları.

Ortama göre farklılık gösterebilir tabi davranışlar. Kalabalık yenen bir yemekse, ayak üstü atıştırmaysa farklı; yemeğin türüne göre, mesela çorbaysa, sandöviçse farklı, kahveltıysa farklı olur. Ama yine de, şartlar ne olursa olsun, dikkatlice baktığında, bazı anlarda ele verir kendini.

Yutkunurken yalnızsındır, çaresiz ve savunmasız. Yalnızca önündeki yemek ve sen varsındır. Dünya, hayat ikinizin arasında gider gelir. O an, yalnız o eyleme aittir, sanki yemesen bir dakika sonra ölecekmişsin gibi. Tamamen teslim olmuşsundur.

……….

Aslında her ağaç bir Ent.

……….

Mutlak huzur ve mutluluk simulasyonlu Matrix yapsınlar, tüm yaşam haklarımı teslim edebilirim. Yoksa şu bahsettikleri öbür dünya böyle bir şey mi diye de geliyor aklıma hani. Ama orada bir belirsizlik, bilinmezlik var. Kesin şartlar olmalı, yoksa olmaz.

.

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #6

Bu kaju fıstığı kurabiye gibi bir şey. Eh, tanrı da hamurişiyle uğraştığına göre yememizde bir sakınca yok. Ama tamamen zararlı olmadığını söyleyemem. Hem yasaklanmayan şeyler her zaman yararlı olmadığı gibi, haram sayılmış şeylerin de illa zararlı olacağını söyleyemeyiz.

“All you need is love” çalıyor, kahvemi yudumluyorum, fıstık yiyorum. Evet hepsi gerekli, hatta “farz”. Arabalar geçiyor, insanlar yürüyor. Gülüyor. Hayır, ağladıklarını gördüğüm yok. Ben de ağlamıyorum. Çünkü içim gülüyor, gözlerimin içi hatta. İçimden gülüyorum. İçimden ağladığım da oluyor ama ondan pek bahsetmiyorum. Kahve güzeldir. All yo need is love…

Bir şeye başladığımda mutlaka sonunu getiririm. Yenilen şeylerin mesela. Dibini görmeden rahat etmem. Yediklerimi yarım bıraktığım ölçüde işlerimi de bırakabilirim. Önemli olan eylem, şeyler değişebilir.

 

 

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #5

“Biliyorsun, ben sinirli ve maço bir adamım.” dedi. Güldüler.

İnce belli bardağı kavrayabildiği kadar kavramıştı. Hani yapabilse iki eliyle sarılacak. Çayın hakkını vermiş, keyfine diyecek yok. Henüz ya üç bilemedin beş gün olmuş, buralarda, cebinde “İstanbul Guidebook”, bakıyor vapurun camından Sarayburnu’na.

Birilerinin kaybına insan nasıl alışır? Tepkisiz olmak duygusuzlukla aynı şey mi? İçten içe bir zafer duygusu mu yoksa bizi sonradan rahatlatan, “bu sefer de kurtardım paçayı” misali. Ne olursa olsun, kayıplar insanı bir yüzleşmeye götürüyor sonunda. Ve buna alışmak gerek, hele bir yaştan sonra. Çünkü zaman ilerledikçe, sahiplendiğimiz şeyler arttıkça kayıplarımız da artıyor.

İçindeki sesi dinlemek ne demek? Baktığımızı görmezken, dinlediğimizi duymazken… Beş duyumuzla neyin hakkını verdik de iç sesten söz ederler? Hah tamam, bir esin bekliyoruz aslında. Kalp gözünü iyi aç, iç kulağını temizle o halde.

 

 

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #4

Eğer “köprüde balık tutanlar” temasına yeni bir boyut, yeni bir soluk getireceksen çek, bol bol çek. Yenilik menilik yok diyorsan, arkasında Boğaz’ı fon yapmış hatıra fotografı çektiren adamdan yok bir farkın. O kovanın içinde oynaşan balıklara da bakma öyle, bir şey çıkmaz oradan sana.

Kuledibi’ne açılan dar sokakların birinden kuleye şöyle bir bakmak gibisi yok. Tam orada idrak ediyor insan, bir şehrin siluetini oluşturan başlıca “şey”lerden birine bu kadar yakın olmak yani ona temas etmeye bu kadar yakın olmak o şehrin kendisine dokunmak gibi. İstanbul’u kucakladım bugün. Ezip geçtiğimiz, yakıp yıktığımız, tecavüz ettiğimiz bu şehir, “ben, İstanbul buradayım, tam burada duruyorum” dedi bana. Ve “İnatçı” ne kadar da İstanbul kokuyor, bunu farkettim bir de bugün:

“Gel, billur sularda yenilensin

İncitilmiş gülüşlerin.”

Kulenin taşlarına bakıyorum; birbirine sıkıca kenetlenmiş, sarmalanmış, tutunmuş taşlarına. Biri birinin eşi değil, irili ufaklı, alaca bulaca. Biz de böyle olabilirdik. Biz diyorum, insanlar. Aslında öyleyiz. Bilmiyoruz sadece. Farkedemiyoruz. Onların o kolkola verişidir ki bu kuleyi ayakta tutan, ona hayat veren, bir şehri hala yaşatan. Harcımızda birlik var oysa ki. Biz niye duramıyoruz ayakta?

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #3

Herkesin bir çilesi var kendince. Birinin yeni ayakkabısı ayağını vurmuş, ötekinin burnu patlak, koşar adım yürüyor. Bayramlar seyranlar gönüllerde, sırada hayat var.

Hangi sanat dalı müzik kadar gezgindir? Tramvayda, İstanbul manzarasına bakıp Edith Piaf dinlerken kendimden geçebiliyorsam hayat budur. Sanat da budur!

Bu bayram çalışmayı tercih etmiş. Çok kurnazca. Yani bana göre. Bahanenin iyisi kötüsü olmaz neyse ki.

Nerden çağrışım yaptı bilemiyorum ama hadi bu da Yeni Türkü’den gelsin:

 

Her şey kendi iradesince yuvarlanıp gider. Benim de diyeceğim budur. Kafam karışık ve yorgun bu aralar. Evet.

 

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #2

Bir “Zenit” i vardı. Meraklı, heyecanlı ve hevesli, “işte bu!” diye gösteriyor. Yolun başında ama doğru yolda. Zorlu fakat bir o kadar da keyifli bir başlangıç seçmiş. Zenitim’i özletti bana; çıkarmalı çekmeceden ara sıra.

Gerçekten de ayaküstü, yolda sigara içmek yakışmıyor insana, onu farkettim. Keyif verici bir şey olmaktan çıkmış gibi geliyor bana nedense. İki arada bir derede, her arada her yerde yapılması, bir mecburiyet, bağımlılık gibi. Ne tuhaf…

Tanınmış birine “pardon siz kimdiniz?” diye sormak… Böyle birini gördüm ve düşün düşün bulamadım bir türlü. Aklıma gelen fikirse süper: gidip yanına, “pardon sizi gözüm bir yerden ısırıyor ama bir türlü çıkaramadım, kimsiniz acaba?” diye kendisine sormak. Son çarem buydu. Teoride evet ama pratikte abesle iştigal sanki. Sonra hatırladım, neyse ki. Ben hatırlayınca kalkıp gitti, benimle işi bitmiş gibi. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle de kalakaldım.

 

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #1

Barış’ı gördüm, “Uçurtmayı Vurmasınlar”daki. Aynısının tıpkısıydı. Hırkası filan, yüzündeki masum bakış ve yaşı itibariyle… Annesinin elinden tutmuş yürüyordu, özgürce.

Mustafa Amca bir tane. Bir tek o hatırlıyor, ne kadar zaman geçerse geçsin, şekersiz çay içtiğimi. Kazandınız!

Kız aslında kaçınılmaz cümleyi nasıl kuracağını tasarlar gibiydi. “Ama bu benim kendimi böyle hissettiğim gerçeğini değiştirmiyor.” derken, aradaki boşluğu dolduruyor, zaman kazanıyordu. Kırgınken dokunmak, dokunulmak ne kadar zor geliyor. Nasıl da tabu oluveriyor onunla ilgili her şey bir anda. Ve aşk ne kadar affedici ve aynı zamanda ne kadar yıkıcı. Aynı anda bu iki zıt durumu içinde barındıran başka ne vardır acaba?

Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş ya, ne kadar doğru söylemişler. Bir şey unuttuğumuzda mesela evde, hele bir de uzaklaşmışsak, onca yolu tekrar gerisingeri yürürüz, sonra bir daha yürürüz. Hayattaki en sinir bozucu şeyler listesinde üst sırada. Hemen arkasından da, başka birinin unuttuğu bir şeyi kendisine götürmek geliyor. Bence…

Kahvaltı sofrasında, bıraksalar saatlerce oturabilirim. Birisi kahvemi çayımı tazelese, sonra her on yirmi dakikada bir bir zeytin atsam ağzıma, bir parça peynir ve öyle sürse gitse. Ama diğer öğünlerde daha çabuk kalkmak istiyorum sofradan. Sabah rehavetinden midir nedir, kahvaltılar öyle uzun metraj.

Halı evi ev gibi gösteren eşyalardan biridir ya, bir de insana acayip bir hareket özgürlüğü sağlıyor. Terliksiz gez, yat, yuvarlan falan.

Konuyu elektrikli battaniyeyle kapatmak istiyorum. Malum az sonra sıcacık yatağıma girivereceğim. Bu elektirkli battaniyeyi halının altına koysak mesela, alttan ısıtma olsa, nefis.

İyi geceler, renkli, sinemaskop, üç boyutlu rüyalar.

Özgün içerik: FAC947F59358C9FF7E0F9D7AD4F1BFD2EADA9E23