Yeniden Doğacaksın

Hadi kalk. Harekete geç. Bir şeyler yap. İşte ayın başı, yılın başı, söylemeye gerek yok. Paranı kullanıma sok. Üç kuruşunla dünyayı değiştir. Küçük büyük, az çok farketmez. Ne denli değiştireceğini bilemezsin, bu senin aklının ereceği bir şey değil. Düşünme. Sadece yap.

Sokakları gez. Bir yerlere sapman gerekmez, doğruca git. Yerlere, akşamdan kalanlara bak. İnsanları izle, akşamdan kalmalara bak. Ya da bakma. Onlar da sana bakacak. Görecekler, ama farketmemiş gibi yapacaklar. Sana dönüp, bugün nasılsınız bakalım, demeyecekler. Böyle bir şey soran olmayacak. Sana bir an bakıp yüzlerini çevirecekler. Sen de durmayacaksın üstünde. Aynı anda, aynı tepkiyle, aynı hareketi yapacaksın onlarla.

Çocuklar göreceksin. Görme. Bir an olsun kulak kabartma. Bugün için olsun duyma. Bırak. Kendini bırak, onları bırak.

Hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünmek zorunda değilsin. Yalnızca yaptığını yap. Oku. Altını çiz. Bir daha çiz. Kimini biraz bastırarak, tekrar tekrar aynı kurşun izinin üzerinden gidip gelerek, birbirine paralel olmayan gelişigüzel çizgilerle.

Piyango biletine bak. Bak bakalım amorti var mı. Yoksa büyük ikramiyeyi tek rakamla kaçırmış mısın.

Vitaminini almayı unutma. Hem bu sayede su içmeyi de hatırlıyorsun. Bu iyi bir şey.

Sokaklar bitti. Aynı doğrultuda, tıpkı altını bastırarak çizdiğin satırlar gibi, ama gelişigüzel adımlarla defalarca görünmez izler bırakarak arşınladığın sokak bitti. Yerindesin. İninde. Kabuğunda. İster duvarlarla, ister çepeçevre başka nesnelerle sınırlanmış olsun; kendi korunaklı, dışarıyı senden koruyan sığınağındasın.

Dudakların içeriye dönmüş; ağzın, dilin seni izliyor. Doğruca kafanın içine, zihnine doğru kelimeler, sözcük yumakları savuruyor. Bazen tane tane, bazense birbirinin içine geçmiş; anlamlı ya da anlamsız bütünler oluşturan sözcükler. Sesin çıkmıyor ama sesini duyuyorsun yine de. Ses hafızan hâlâ yerinde. İlle de yanında başka biri varken duyabileceği bir seslilikle konuşman gerekmiyor. Sözcükler yuvarlanıyor ve sen zihnine doğru yuvarlanırken çıkardıkları sesin kendi sesin olduğunu biliyorsun. Ama burada kurallar tamamen değişiyor. Yollar ya da çizikler gibi düz bir doğrultuda hareket edip ilerlemiyorlar. Sağa sola, öne arkaya, yukarı aşağı, birbirinin içinden geçen, birbirine dolanan, düğümlenen iplikler, iplikler, çok ince iplikler gibi. Kopmuyorlar da. Birbirlerine sıkıca ilmiklenmiş, esnek iplikler gibi yumaklar, kıvrımlar oluşturuyorlar kafatasının içinde.

Onları dinle. El sürme, bir yerinden, ilmiğin birinden tutmaya çalışma. Dinle kendi sesini. Dinliyorsun. Konuşuyor ve dinliyorsun. Bir sızı haline gelene kadar. Kendi fiziksel varlıklarını bulup, erişebildikleri tüm gözeneklerinden sızıp kaybolana kadar. Ama tam bir kayboluş değil bu. Daimi yerlerine varana kadar seni kullanmaya devam edecekler. Parmak uçlarını izleyecekler. Gözünün gördüğü nesnelere verdiğin anlamlara kadar her yere kapılanacaklar sonsuza kadar. Tüm duyularını kullanacaklar, durdukları yerde durmak için.

Geriye kalanlar onlar olacak. Geriye onlar kalacak. Sonra, son bulacak. Son bulacaksın. Seni saklayacak bir yer yok. Muhafaza edecek bir yer yok. Bitmeden, tükenmeden yenini yapmayacaklar.

Biliyorsun. Hep biliyordun. Bu dünyaya bir mayının üzerinde geldin, hep bir parçan olan. Ağırlığını kaybettikçe, küçüldükçe ona daha da çok yaklaşıyorsun ve o bir yerde seni, kendiyle beraber savuracak. Toprağa, tohumlar gibi savrulacaksın. Yeniden doğacaksın.

.

Reklamlar

Ah Canım Yeni Yıl, Sen Ne Şeker Şeysin Öyle

Madem yıl olmuş bu yıl, yani yeni bir yıl, öyleyse iki çift laf edelim değil mi? Selamsız sabahsız geçmek olmaz şimdi. Alınır malınır, mazallah.

Hani biz kutluyoruz ya yeni yılı, böyle ışıklar, allı güllü, rengârenk süsler, ıvır zıvırlarla etrafı şenlendiriyoruz; bana biraz gelecek olan yıla yağ çekiyormuşuz gibi geliyor. Arada temennilerimizi, gelecek yıldan beklentilerimizi vs. dile getiriyoruz. Bunu da sanki gözüne sokarcasına, patır patır havai fişeklerle falan elaleme duyuruyoruz. Hani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali. Gelin de burada, tabii ki yeni yıl oluyor, ışıl ışıl parıltılı harflerle her bir yere adını işlediğimiz yeni yıl.

Halbuki zaman geçiyor, insan biraz üzülür değil mi? Hem de insan bazen yeni yılın hangi ara eskiyip bir yenisinin geldiğini bile idrak edemiyor, öylesine çabuk geçiyor. Ama yok, zaman geçse de umutlar tükenmiyor. Geçen yılların hüsranını orada bırakıp, küllerimizden doğacağız diyoruz. Hemen yeni geline sarılıyoruz. Biraz riyakarca değil mi? Değil mi? Öyle ama be! Bence öyle. En azından kutlama kısmı öyle, ben anlamam.

Başka bir sürü şeyi kutluyoruz, tamam. Doğum günü, yıl dönümü vs. Ama onlar farklı. Mesela birinin doğum gününü kutlarken ne diyoruz, “iyi ki doğdun” diyoruz. Orada sevdiğimiz birinin dünyaya gelişine dair sevincimizi ifade ediyoruz. Yıl dönümleri de öyle, yine her neyin yıl dönümüyse, onun gerçekleşmiş olmasından doğan memnuniyetimiz söz konusu.

Ama yılbaşı öyle mi ya? Bir kere gidene bir saygı göster. “Ben ne yaptım senin için de, sen de bana ne verdin” de. Hemen ona sırtımızı dönüyor, yenisine başlıyoruz yağ çekmeye. Ve bir yılın ardından, aynı akıbet onun başına da geliyor. Bu hep böyle devam ediyor.

Ama size bir şey söyleyeyim mi, hevesinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bu 2012’nin var ya, zerre kadar umrunda değiliz. Bizim bu ortalığı velveleye verişimiz falan, onun bir kulağından girip öbüründen çıkıyor. “Eh, bir dahakine kısmet” demeyin, çünkü onların da umrunda olmayacak.

Yarın pazartesi, yeni yılın ilk iş günü ya- kusura bakmayın, hatırlattım böyle pazar pazar ama, zaten saat geç, çoktan o sendrom ele geçirmiştir bir çoğunuzu- işte o da bir öncekiyle aynı olacak. Belki bir iki sefer, yıl hanesine 2011 yazacaksınız dalgınlıkla, telaşa kapılmayın, karalayın üstünü, 2’yi yazın onun üstüne. O kadar, bir şey yok yani, aynı.

Yalnız şunu eklememe izin verin. Bu öyle göründüğü gibi karamsar bir yazı değil. Tam aksine, aslında ben de büyük beklentiler ve üstüste yığılmış planlarla giriyorum bu yeni yıla. Ama biliyorum ki, hiçbir yeni yılda keramet yok. Esas mühim olan, her yeni yılı şereflendirmek ve kendimizden bir iz bırakabilmek için bizim ne ürettiğimiz, ona ne verdiğimiz. Bırakalım yeni yıllar bizi kutlasın.

– – –

Bu arada ne çok yeni yıl dedim, hadi hayırlısı.

.

Defterle Konuşma

Çizgisiz olsaydın eğer,

Kendim dizerdim satırları,

Dize dize.

Bana nereden başlayıp nerede duracağımı,

Kafamı nereye yaslayıp,

Elimi kolumu nereye dayayacağımı

söyleme.

Usul usul lafımı dinle.

O kadar!

.

Dengesiz Haller Günlüğü

Uykudan kalktım. Uyanmak değildi bu. Zaten tam bir derin uykuya dalmanın rahatlama hissini alamamış halde, yarım yamalak gündüz uykusundan kalktım. İçimdeki bıkkınlık yatağa doğru iterken, dışımdaki üşüme ve karnımda gittikçe bastıran şişkinlik hissi, o rahatlatıcı uykuya kendimi teslim etmeme mani oluyordu. Daha fazla mücadele edemedim, kafamdaki belli belirsiz bir rüyayla karman çorman olmuş düşüncelerle birlikte kendimi yataktan attım.

Tuvalete giderken kafamın içindeki hastalıklı düşünceler daha da büyümeye başladı. Önüme bakmadan yürüdüm, kafamı kaldırıp aynaya bakmadan. Tuvalete gidince biraz rahatlayacağımı düşünmüştüm. Yok düşünmemiştim, öyle gibi gelmişti. Hep öyleymiş de yine her zaman öyle olacakmış gibi.

Bu hastalıklı düşünce pek de bir düşünce sayılmazdı aslında. Bir histi, bir haldi işte, o kadar. Ama öylesine bir haldi ki, kendine has bir gerçekliği, kendini iyiden iyiye hissettiren bir kişiliği var gibiydi. Onun farkındaydım ama benden kaynaklanmıyormuş, bana ait değillermiş gibiydi. Belki de onları sahiplenemeyecek kadar yıkıcı, kırıcı, yok edici bulmamdandı.

Bir ayrılık hissediyordum. Kendimle aramda bir ayrılık, sanki bedenimle zihnim ayrılmış gibi bir his. Aynı zamanda tüm eski düşüncelerimden, hatıralarımdan ve arzularımdan da bir kopuş. Onların orada, ben’le duruşlarını görebiliyordum sanki. Ama esas ben, onlardan geriye kalan ben hepsinden sıyrılmak istiyordu. Yaşayan bir ölü hali, ya da bir uyurgezer haliyle hareket ediyordum. Zihnimde hiçbir yeni düşünceye yer yoktu. Çünkü onlara gerçekten, fiziksel anlamda da yer yoktu.

Umut bağladığım hiçbir şey yoktu. Umut bağlamış olduğum şeyler de bir bir manasız bir görüntüye bürünüyordu. Hepsine karşı büyük bir kızgınlık da duyuyordum. O an her birinden vazgeçebilirdim.  Vazgeçme… Vazgeçmek aklıma geldiğinde daha büyük bir kopuş hissettim. Sanki o anda her türlü deliliği yapabilirmişim gibi.

Bütün bu hislerin gelip geçiciliğini hissediyor, birinden birine tutunmak istiyordum. Yalnızca tutunmak, seçmeden. Hangisinin ikna ediciliği ağır basarsa o kazanacaktı. Ya ben hangisinde kazanacaktım? Sahip olduğum hiçbir şey, tutunabileceğim hiçbir şey yokmuş gibi geliyordu o anda. Gittikçe büyüyen o kopuş ve kendinden uzaklaşma hissini daha da yoğun hissetmeye başlıyordum. Bu tıpkı küçükken, hastalandığım zamanlarda, en çok da ateşlendiğimde geldiğini hatırladığım hisse benziyordu. Sanki ölmüşüm de başka bir alemde, fiziken daha hafif ama kalan varlığımın kafatasımı patlatırcasına ağırlaştığı bir bedende dolaşıyormuşum hissi.

Hâlâ üşüyordum. Kendimi yiyecek bir şeyler ararken buldum. Tabirin tam karşılığıyla, kurtlar gibi yedim ne bulduysam. Ama sanki o ben değildim. Gittikçe bedenimdeki hisler geri dönüyor, sindirim organlarının zihnin yerini almasıyla dikkatim başka yöne kaymaya başlıyordu. Boşluk hissi hâlâ duruyordu ama.

Ve temizlik, biraz durulma. Tekrar birleşme, yavaş yavaş. Biraz gevşeme ve geri dönüş.

Şimdi anlayabiliyorum, aslında bu her tekrarlandığında tekrar tekrar anlıyorum. İnsanın illa ki tutunacak bir şeylere ihtiyacı var. Ama an geliyor onlar birden nasıl da anlamlarını yitirebiliyorlar. Sanki vazgeçilebilirlermiş gibi. Belki de öyleler. Ama başka bir an geliyor, o kadar basit olamayacağını duyuyorsun. Tutunmak, tutunacağın şeye, kimseye güvenmek istiyorsun. Bir sebep, yalnızca bir sebep vermelerini bekliyorsun.

Bütün bunları aslında hiç düşünmemiş gibi, geçen süre o kadar kısa ki. Saniyenin kaçta kaçlık bir anında kendini bir durumun içinde buluyor, sonra arkasından bakakalıyorsun. Yalnız, bağlantısız, kendinden bile uzak.

Bu cümleleri bir yere bağlamayacağım. Bir sonuç yok çünkü. Tüm bu haller yine benden bağımsız, kendi ahenkleriyle, bazen yıkıcı bazense coşturucu yüzleriyle karşıma çıkacaklar. Ben yine her seferinde hazırlıksız yakalanacağım.

 

Doğru Soruyu Bulmak Gerek

Algımın iyice yavaşladığını hissediyorum bazen. Zihnim çevremde akıp giden zamana ayak uyduramıyormuş gibi. Bu dalgınlıktan öte bir şey. Gittikçe yavaşlıyorum, algım ve hareketlerim yavaşlıyor. Ya da ben hep aynıyım ama dış dünya hızlanıyor. Başka bir boyuttan buraya geçmişim ve bu boyutun akışına tabi olmak zorunda kalmışım gibi. Dışarıdan bakıldığında hiçbir anormal şey yok, son derece uyumluyum görünürde. Veya son derece sıradan tanımlamalarla geçiştirilecek bir halde, biraz dalgın, uyuşuk, uykulu, yorgun, bezgin, sıkkın, üşengeç, miskin… Hepsi ya da biri, bir kaçı, neyse işte. Ama benim içeride baktığım pencereden hiç de öyle değil olan biten. Üzerime yüklenebilecek bu tanımlamaların tam tersi olarak, ben dışarısının gittikçe hızlandığını hissediyorum, tüm duyularımla. Ve bunun sonucu, daha da çok yavaşlıyorum.

Uyum sağlamaya kalktığımdaysa, zamana tutunmak için fazladan bir çabaya ihtiyacım olduğunu farkediyorum ve bu da beni yoran şey oluyor sonunda. Çabalamadığımda ise, kendi dengemi koruduğum sürece, akışa kapılıp gidiyorum ama bu kez de hep zihnimde yaşıyorum.

Dediğim gibi, dış dünyanın hızına yetişmek için çabaladığımda tükeniyorum, enerjimi yitiriyorum. Diğer türlü de zihnimin içine çok fazla sıkışıyorum. Hangisinin peşinden gitmeli, ne kadar gitmeli, dengeyi nerede tutturmalı işte orasını da pek bilmiyorum.

Aslında birazcık uyum sağlamanın ve birazcık da zihnin içinden çıkmanın yolunu bulmalı. Bu denge esas mühim olan.

Zihne bıraktığında işi, yalnızca düşünceler, fikirler, tasarılar, planlar hatta yaratıcı pek çok fikir türüyor. Ama orada esir kalıyorsun. Bütün bu düşünce zerrelerini birleştirip, onlara fiziksel bir suret kazandırmak ya da anlamlı simgelere dönüştürmek- ki yazı da bunlardan biri- yani planları eyleme dönüştürmek zorlaşıyor. Sonra ya işler yarım kalıyor ya da hiç başlamadan bitiyor. Bahane üstüne bahane üretmek de zihnin işi olduğundan, eyleme geçme safhasında sağlam engeller ortaya çıkıyor.

Düşünüyorum da, şu yazdığım  satırlar bile bahane üretmenin bir çeşidi aslında. Ben cevaplar ararken yeni yeni bahaneler buluyorum. Soru sormayı bıraktığımda her şey kendiliğinden rayına oturacak aslında ama soru sormamaya nereden başlasam ki?

Ya da konuşuruz hep böyle, doğru soruyu bulmaktan.

Bırakalım Bu İşleri

Farkettim de, bugünlerde hayatın anlamını arayan arayana. Kiminle bir sohbete otursam laf dönüp dolaşıp bu mevzuya gelip dayanıyor. Dayanıyor diyorum, çünkü orada kalıyor, tosluyor; bilmeden çıkmaz bir sokağa sapmış gibi, dipsiz bir bataklığa saplanmış gibi, orada kalı kalıveriyor mevzuu.

Şimdi ben de böyle bir giriş yaptıktan sonra lafı bir sonuca vardıracağım sanmayın sakın. Aslında tek amacım bu bataklıktan kurtulmak. Günü kurtarmak bir nevî.

Hani şimdi karşılıklı oturmuş kahvelerimizi yudumluyor veya biralarımızı yuvarlıyor olsaydık bile, bu bağlamsız konudan uzaklaşmaya çalışırdım. Konuyu dağıtır, sohbeti kaynatırdım. “Sen güzel ıslak kek yapıyormuşsun, onun tarifini versene hele” derdim.

Şu pek kıymetli kalın kafalarımızı nelerle ve ne diye doldururuz, sorarım size. Günün sonunda, her gün olduğu gibi, başımızı o melun yastığa koymayacak mıyız? Kimimiz o an, kimimiz saatler sonra, bir sağına bir soluna dönmekten yorulmuş halde, derin uykularına dalacak. Sonra yine ve yine, hep yine birbirinin tekrarı günler, hayatlarımız…

Ben en çok neyi merak ediyorum bilir misiniz; insanı uyku tutmadığında, o bitmek bilmez gece boyunca neler dolanır durur  kafaların içinde. Hangi düşünceler zincirlerini koparır? Yok şu yok bu, şu şöyle bu böyle diye diye ne dünyalar kurulur, sonra peşisıra yıkılır… Hani ben kendimi bilirim de, en çok diğerlerini merak ederim. Ama tam böyle düşünürken, bir an aslında hep ama hep aynı olduğumuz gelir aklıma.

Her şey ne saçma. Ne garip, ne gereksiz… Ama ne güzel bazı şeyler.

Çok güzel, vapurlar falan…

.

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #7

Yemek yeme anı, insanın en savunmasız anlarından biri gibi görünmüştür hep bana. Bazen farkettirmeden incelerim insanları, yemek yerlerken. Yüz ifadelerini izlerim. Dikkatleri değişir mesela. Çok yakın mesafede ama olmayan bir şeye odaklanır bakışları.

Ortama göre farklılık gösterebilir tabi davranışlar. Kalabalık yenen bir yemekse, ayak üstü atıştırmaysa farklı; yemeğin türüne göre, mesela çorbaysa, sandöviçse farklı, kahveltıysa farklı olur. Ama yine de, şartlar ne olursa olsun, dikkatlice baktığında, bazı anlarda ele verir kendini.

Yutkunurken yalnızsındır, çaresiz ve savunmasız. Yalnızca önündeki yemek ve sen varsındır. Dünya, hayat ikinizin arasında gider gelir. O an, yalnız o eyleme aittir, sanki yemesen bir dakika sonra ölecekmişsin gibi. Tamamen teslim olmuşsundur.

……….

Aslında her ağaç bir Ent.

……….

Mutlak huzur ve mutluluk simulasyonlu Matrix yapsınlar, tüm yaşam haklarımı teslim edebilirim. Yoksa şu bahsettikleri öbür dünya böyle bir şey mi diye de geliyor aklıma hani. Ama orada bir belirsizlik, bilinmezlik var. Kesin şartlar olmalı, yoksa olmaz.

.

“Denizler Vardır, Işıltılı ve Berrak”

Kim bilir kaçıncıdır, şu son vapurla adaya dönüşüm. Eğer bu vapurla dönüyorsam gecenin bir vakti eve, kendi kişisel tarihimde, hiç bir sefer olmamıştır ki kanımda alkol gezinmesin. Öyle günler olurdu ki, neyse… Artık gitgide azalsa da geleneği bozmuyorum.

Vapurun arkasında uzaklaşan manzara hiç değişmez, o bildik İstanbul silueti ve dalgakıranlar, koca Haydarpaşa. Harem limanından salınan ışıkların, dalgalar üzerinde bir şıkırdayışları var ki dünyalara bedel.

Sait Faik aklıma düşer böyle anlarda. Aynı manzaraya dalıp, tıngır tıngır adaya yollandığı nice akşamlar.. Ben öyle hikayeler yazamam, ancak okurum. Okurum, okurum, okurum. Bir unutur bir daha okurum. Bir martı olurum belki bir Sait Faik öyküsündeki, İstanbul’un bir martısı.

Ben de severim İstanbul’u elbet. Öyle abayı yakmadım ama severim. Gitmek de isterim. İstanbul’u sevmediğimden değil, arada bir özlemek de gerek, ondan.

Özlemek istiyorum İstanbul’u. Başka gözle bakmak istiyorum. Bir zaman özlem çekip sonra da kavuşmak.

Adaya gidiyorum. Ada dediğim denizin, Marmara’nın memeleri. İşte o adayı da özlemek ister gönlüm. Özler miyim bilmem, hiç bilemedim ki.

Adayı da sevmez değilim. Ama bilin bakın neyini severim. Bu adanın adalığını severim, denizin ortasında duruşunu severim, İstanbul’a bakışını severim. Adanın toprağını, ada oluşunu severim. Adayı ilçe yapan, mahalle yapan insanından değil, kendinden dolayı severim. Tıpkı yeryüzünü sınırsız, duvarsız, tel örgüsüz sevdiğim gibi; sokaksız, evsiz, bir başına adayı severim.

Bu satırları dün akşam karalamışım defterime. Kim bilir daha ne kadar orada dururlardı. Ama deminden beri, ne kadar oldu kestiremiyorum, Ezginin Günlüğü dinleyip ters yüz olmakla meşguldüm. Seni Düşünmek ve Sabah Türküsü albümleri peşisıra çalmakta. Özellikle bu albümlerde A. Kadir‘in şiirlerini şarkılamışlar. Şöyle bir bakayım dedim ve şu şiire rastladım:

İstanbul

Orda, adamı düşündüren
denizler vardır
– ışıltılı ve berrak-,
şurda gemiler durmuş,
kimbilir,
zincirleri ne ağırdır.
Sarayburnu,
Kızkulesi,
Haydarpaşa…
Bak işte Köprü,
Böyle ayak altında bütün gün.
İşte yollar gıcır gıcır,
İşte Sultanahmet Meydanı şu gördüğün
Nihayet, ilerde deniz,
Mis gibi balık kokar.
Daha sonra Adalar
Ve hep çam ağaçları.
Oranın mehtabı tatlı olurmuş,
Öyle derler,
Rüyadaymış gibi yaşar insan.
Galiba böyle görülür İstanbul
Bir kartpostal önünde durup
İştahla bakarsan.

Nasıl da tercüman olmuş hislerime dememe gerek yok herhalde. İşte benim gönlümdeki İstanbul… İstanbul şiirleri ve bir kartpostal yeterdi belki. Yetmez miydi? Hiç bilemedim ki…

 

Özgün içerik: 93C2E6C2E83297221F2E8DBA174F94DECC3D175A

 

Keyfime Kâhya Aranıyor

Öyle pis, illet bir keyif adamı olup çıktım ki, keyfimi kaçıran en ufak bir şeye düşman kesiliyorum, isyanlar ediyorum, lanetler savuruyorum.

Örneğin gün içinde belli başlı, olmazsa olmaz ritüellerim vardır. Evde ya da işte veya sokakta olmam bu düzeni asla değiştirmez. İki elim kanda olsa bu ritüeller adeta bir ibadet bağlılığıyla yerine getirilir.

Bunların başında kahve geliyor elbette. Günün ilk saatlerinde, tabi ben yatağımdan kalktıktan sonraki ilk saatler, kahvaltı sonrası hemen filtre kahvemi demler, ortalığı bir kokuya boğarım. Sonra onu uzun uzun, küçük küçük bazen de doyasıya yudumlarım. Yanında bazen bitter çikolatam o yoksa çeşidi günden güne değişen kuruyemiş mutlaka bulunur. Sonra günün ilerleyen saatlerinde, çoğunlukla öğlen saatleri hatta öğlen yemeğinin üstüne, tabi eğer evdeysem, bir Türk kahvesi. Çalıştığım zamanlarda da işin şartlarına göre bir düzen kurarım. Eğer arazi işiyse, kazı zamanları tabi, sabahtan kahvemi demler termosumu doldururum ve gün içinde küçük keyif molaları veririm. Termosuma göz dikenin gözünün yaşına bakmam, keyfime karışanı paralarım.

İkinci sırada kahvaltı geliyor. Sabah kahvaltımı yapmadan asla evden çıkmam. Gerekirse yarım saat erken kalkar, tabi bir yere yetişeceğim zamanlar, kahvaltıya zaman ayırırım. Eğer vaktim varsa uzun uzun kahvaltı sofrasında oturur, sonlara doğru sıcak çay fincanımı iki elimin arasına alır, ayaklarımı uzatır yavaş yavaş tadına varırım. Kahvaltı sırasında gereksiz, can sıkıcı, olumsuz konuşmalardan hoşlanmam ve eğer bu konuşmaları engelleme konusunda başarılı olmuşsam sessizlik içinde hayallere dalarım. Kahvaltım iki kısımdan oluşur; tuzlular ve tatlılar. Tatlıyla kapanışı yapar, mesela bir daha peynire zeytine dönmem. Tatlı kısmını kısa keserim, şayet Nutella varsa uzatırım.

Gelgelelim film izlemeye. Bu her gün yaptığım bir şey değil aslında. Ama bu da başlı başına bir keyif işi ve dikkat gerektiren bir keyif işi. Bu sebepledir ki film izlemeye oturmak biraz sancılı oluyor. Bir türlü karar veremiyorum. Tam kendimi kaptırmışken ya biri gelip bölerse, ya bir şey söylerse, dikkatimi dağıtan bir şey olursa vb. stres kaynakları yüzünden bir filme başlamak iyice zorlaşıyor. Eğer birileriyle beraber izlenecekse ve o birilerinden biri de uyuklarsa, daha gözlerini açamadan iki kaşının arasından duvara çivilemek geliyor mesela içimden, ama yapmıyorum, tatlı tatlı dürtüp “uyuma” diyorum. Tabi son derece sinir bozucu oluyor uyuklayan biriyle film seyretmek de. Bu da keyif kaçırıcılardan biri.

Bütün bu aktiviteleri tek başına yapmak daha az riskli oluyor, keyif kaçırmaması bakımından. Ama tabii ki azıcık risk alınsa da, birileriyle beraber yapmak keyiflere keyif katıyor, bunu da inkar etmiyorum.

Bu yazıyı okuyan keyif düşkünlerine duyurulur, kahve içmeye veya uzunca sabah kahvaltılarına hatta film günlerine beklerim efendim. Her türlü konfor sağlanır, “keyifkaçıran”lara karşı güvenlik önlemleri tarafımdan alınır.

 

Özgün içerik: BA2B1A591B9EC97DF5DD99885991FF86FD4C7FC0


İçimdeki Fırtına

Tam da üzerimde biriken yüksek gerilim ve etrafımı dağıtıp yerle bir etme arzumu en kısa yoldan nasıl anlatırım diye düşünürken, daha doğrusu uygun sözcükleri ararken, bu fotografa rastladım. Tesadüf olamaz. Ya da olur, bilemeyeceğim.

Bunun ta kendisiyim işte..