Aman Eşiğe Dikkat!

Algı eşiği ne değişken bir şeymiş meğer. Şu hararetli, “evrim mi yaradılış mı?” tartışmaları bir yana, algı dediğimiz şey de evrime tâbi, onu anladım. Kişiden kişiye değiştiği gibi, kuşaktan kuşağa ve hatta kişinin kendi yaşamı boyunca da gel zaman git zaman değişebiliyor. Eşiği bir yükseliyor bir alçalıyor. Kimi şeyler bu eşiğin gerisinde, kimisi berisinde kalıyor. Ahenkle dansediyorlar kendi kafalarınca. Kafaları da güzel hani, laf aramızda, pek bir güzel hem de. Bir de bu eşiğin alçağı mı yoksa yükseği mi makbul, o da belli değil. Öyle bir bilinmezlik işte anlayacağınız, dedim ya, ahenkle dansediyorlar, yetişemiyoruz.

Misal, hayatınızda her şey tam istediğiniz gibi gidiyor diyelim. Her şey yerine bazı şeyler, tam istediğiniz değil de istediğinizin birazı da olabilir. Mühim değil, o kadar da ince ayarların peşinde değiliz. Buradaki ana fikir, “her şey yolunda“. Sonra başınıza kötü bir şey geliyor. Herhangi bir şey. Herhangi kötü bir şey. Ne yaparsınız? Evet ne yaparsınız? Soruyorum, çünkü ben bilmiyorum. Öyle hayatımda her şeyin yolunda gittiği bir dönem hiç olmadı. Bilmediğim bir şey hakkında da ahkam kesmeyeyim şimdi. Yani ne yapılır böyle bir durumda? Tamam, başa gelen şeyin ne olduğuna, yıkıcılık derecesine bağlı biraz da. Belki kimisi, “olur böyle şeyler” deyip geçer, kimisi karalar bağlar, kimisi de “batsın bu dünya” moduna girebilir. Ne derlerse desinler, konumuz “her şey yolunda” insanları değil zaten. Onlar bir zahmet bir adım geri dursunlar. Hatta sıradan çıksınlar, eşiklerini atlayıp kaybolsunlar, gözüm görmesin.

Gel gelelim “her şey ne zaman yoluna girecek?” insanlarına. Her şeyi de geçtim, “şu veya bu yahut o yoluna girer mi ki” diyen kardeşlerim! İşte onlar ki, eşikleri yüksele yüksele duvar olmuş önlerinde. Umutlarını eleyip, eleklerini o eşikten devşirme duvarlarına asmışlar. Ölmemek için yaşamayı öğrenmişler. Kapılarının önünde dikilen bir gram umut ışığını bile görmekten aciz, sözümona korunaklı duvarlarının arkasında her türlü zayıflatıcı duyguya karşı pusuya yatmış, “ne ola ki bu?” diye tedirgin bekliyorlar.

İnsan gülmesini de bilir ağlamasını da. Sevinmesini de bilir üzülmesini de. Yaklaşan şeyden etkilenme düzeyi ne olursa olsun, verilecek muhtemel tepkiye şartlanma şekli nasıl olursa olsun, yine de genel geçer söylenecek bir şey vardır onunla ilgili. Ya iyidir ya kötüdür, ya üzücü ya da sevindiricidir. Ama alışmamış popoda don durmaz deyiminin ışığında şunu söyleyebiliriz ki, en sevindirici şeylere bile ağzındaki otu çiğnemeyi kesmeden, melül melül bakacak koyun saflığında insanlar vardır aramızda. Neyin korkusudur bu bilemem. “Bunun altından kesin bir çapanoğlu çıkar”, şüphesi olabilir. “Bu şimdi böyle ama, dur bakayım belki ben  yanlış anladım”, diye düşünülebilir. Bu örnekler çoğaltılabilir elbet, ama er veya geç şu sonuca varır; önüne gelen ufak tefek sevinç veya mutlulukların tadını çıkaramama ve hatta belki de büyük mutluluklara gebe fırsatları algılayamama, görememe, duyamama, tadamama.

Aval aval bakar, “bu neydi şimdi?” diye, ağzı açık. Otlar eşiğe düşer, onu da bir yel alır gider.

.

Mini Öykü #4

Sonra hışımla,

Bütün kitapları yakın! Bütün satırları karalayın! “

dedi.

“Söz uçsun, yazı batsın!

 

.

Mini Öykü #3

Papatya toplarken, taç yaprakları tek sayı olanları seçmeye özen gösterirdi.

.

Mini Öykü #2: İflah Olmaz Hüzünbaz

“Hiç dikkatini çekti mi şu ağaçlar?” dedi, daha iyi görsün diye tül perdeyi aralarken. Bir yandan da eliyle işaret etti, sonra, ona göre bu kadar bariz olan bir şeyi göstermek için böyle çaba harcadığını farkedince biraz sıkıldı. Bahçede zaten göze batan iki tane ağaç vardı, diğerleri de henüz altı yaşında bir çocuğun bile boyunu geçmiyordu. Apartmanın çevre düzenlemesini yaparlarken birçok ağacı kesmişlerdi, meyve vermiyorlar diye. Bu iki ağaçtan birine de dokunamamışlardı, neredeyse üç kuşak görmüş bir çınar  ağacıydı çünkü. Diğeri de zaten diğer bahçedeydi, ama dalları bu yaşlı çınar ağacına o kadar yaklaşmış ve kendi gövdesini örtmüştü ki, diğer bahçede olduğunu söylemek biraz zordu;  özellikle şimdi bu, perdesi hafif aralanmış pencereden bakarken.

“Neymiş dikkatimi çekecek olan?” diye sordu. “Dalları” dedi, “iki ağacın dallarının birleşip birbirine karışması hep hüzünlü gelmiştir bana. Hele ki aralarında bir çit veya bahçe duvarı varsa. Sence de öyle değil mi?” Diğeri bir an durdu, duyduğunu anlamamış, ya da söylenileni tam duyamamış bir ifadeyle, bir ona bir pencereye baktı ve inceden bir sırıtışla başını yana sallayıp tekrar önündeki işe döndü. “Hep böyle umursamazsın zaten.” dedi öbürü, “hadi kendin farketmezsin, ama dikkatini çektiğimde bile anlamaya çalışmıyorsun. Umursamazsın!”

“Aman canım sen de” diye lakayıt cevap verdi diğeri, “sen hep böyle hüzünlüsün zaten. İnsanın içi hüzün doluysa, gördüğü her şeyi de hüzün bürür. Senin durumun da bu. Ben umursamaz değilim, sen umarsız bir hüzünbazsın. Bu gidişle de iflah olmazsın.”

İşittiği bu laflara alınmış gibi yaptı bir süre, somurtup kafasını pencereden yana çevirdi. Ama aslında alındığı falan yoktu, her hüzün düşkünü gibi o da ara sıra bu hissini perçinlemek isterdi. Böylece dalıp gitti yine hayal alemine usul usul.

– – –

Özgün içerik: 58F93C931EC45BCC7CCF0DAAA3C5BCE524B6CFCE

Mini Öykü #1

Gitmekle gitmemek arasında gitti geldi. Her zaman, iki seçenekten fazlası olmasını dilerdi önünde. Yalnızca iki seçenekten birinde karar kılmak en zoruydu. “En az üç olmalı” diye düşünürdü. Fakat “hiçbiri” ve “hepsi” hariç.

.

Kahrolsun Masallar!

“Şu insanlara hiçbir şey çok değildir”, diyor Sait Faik. Bunu diyen birinin son derece insancıl tabiatlı biri olduğunu söylemek çok zor olmasa gerektir. Hele söz konusu Sait Faik olunca, benim için bunu kabul etmek daha da kolaylaşır.

Bir de kendime dönüp bakıyorum; aslında kendimi de son derece insancıl görürüm, genel olarak. Ama iş Sait Faik’in bu sözüne gelince, her ne kadar buna içtenlikle katılmayı istesem de, tam bir inançla söylemekte zorlanırım. Zannettiğim kadar insancıl olamadığımı hatırlatıyor sanırım bu bana. Ancak kısmen katılabiliyorum. Mesela diyorum ki, “bazı insanlara hiçbir şey çok değildir”. Bu “bazı insanlar” muhakkak iyi insanlar olmalılar ki iyi şeyleri haketsinler. Ama geriye kalan bazılarına ise her şey, pek tabii ki, çok gelebilir.

Yani kendini son derece insancıl olarak addeden ben bile, bazı insanların iyi, bazılarınınsa kötü ve iyilik-kötülük derecesine göre de, hakettikleri şeylerin farklı olduğuna dair hüküm verebiliyorum.

Ama belki de bu sözü ta başından yanlış değerlendirdim. Hatta iki şekilde yanlış değerlendirmiş olabilirim. Birincisi; Sait Faik de aslında bu sözü söylerken, ille de olumlu bir anlamı kastetmemiş olabilir. Onun dediği “hiçbir şey”in içinde, iyi şeyler olabildiği gibi kötü şeyler de mevcuttur belki. Yani diyordur ki aslında, “şu insanlar ki, hem haklı hem haksız, bazen kötü bazen iyi; yaşamları boyu bir iyi bir kötü derken, ne görüp geçiriyorlarsa hepsini hakediyorlar.” Bu yüzden hiçbir şey çok değil. Az bile! İkincisi; şu insanlardan kastı, yalnızca iyi insanlardır. O zaman, tıpkı benim yaptığım gibi, kendince iyi ve kötüyü, iyiyi hakedenle haketmeyeni ayırmıştır. Zaten benim bu yazımın çıkış noktası olan söz konusu öyküde yazar, nahiyede kolej tahsili yapmış, Fransızca, İngilizce lisanlarını dili gibi bilen; nahiye müdürüyle senlibenli konuşup, erkeklere fikir, kadınlara nasihat veren bir hanımın, elektrik kesintisinden muzdarip nahiye halkını kastederek “şu insanlara karanlık çok bile!”  demesi üzerine söylüyor bu lafı. Ama neme lazım, hanıma da duyurmadan bizim kulağımıza fısıldıyor. İşte orada sözü edilen “şu insanlar” da, yazarın gözüyle, “posbıyıklı Rum balıkçılar, çıplak bacaklı sıska çocuklar, gırtlakları bir karış dışarıya fırlamış Kürt hamallar, doksanlık Rum kadınları, ben, sen, posta müvezzii, o bakkal çırağı“dır. Yani tam şu dakika, benim bile insancıllığımdan nasibini alacak bir ahali.

Belki de bir yerde hataya düşüyorum yine. Bu cümleyi, Sait Faik’in insancıl olduğuna dair üzerimde bıraktığı izlenimi fazla abartıyorum. Peşin peşin herkese, nedensiz, bağlamsız bir sevgi duyuyordu sanıyorum. Hadi diyelim, belki de öyleydi. O zaman da, bir an için, “onun yaşadığı dönemde insanlar, ilişkiler, toplum, her şey daha temizdi, daha az yozlaşmıştı, daha çok sevgiye layıktı, öyleyse gelsin bir de şimdi yaşasın” deme hatasına düşebilirim. Kendi kendime sürdürdüğüm bu zihin kovalamacasında, dedim ya bir an için, bu düşünce aklımdan geçmedi değil. Ama biliyorum ki bunu sırf kıskançlıktan dedim. Üstelik, yine bir an için, o yıllarda insanlığın iki dünya savaşından henüz çıktığını da görmezden gelerek dedim. Ki bu dünya savaşları, o günün insanının zihninde, vicdanında yer etmiş tarihin içerdiği, hepsi de insan elinden çıkmış çirkinliklerin, vahşetlerin, insanlık dışı muamelelerin çok küçük bir kısmıydı. Kendi yaşadığım zaman aralığını düşünürken de bu saydıklarımın üzerine bir 50-60 yılın içeriğini de eklediğimden, fazladan sebeplerim oluyor haliyle, halimden şikayet etmek için. Ama travmalarımızın hesabını, birbirimize savaş yaralarımızı göstererek ölçemeyiz herhalde. Ve tabii ki, her insanı da yaşadığı zaman ve koşullar içinde değerlendirmek gerek. Sonuç olarak, ben bugünüme baktığımda, her şeye rağmen o yılları kıskanmıyor değilim, yargılarımı da ister istemez buna göre yapıyorum.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, sanırım hepimizin gönlünde, “keşke o zaman yaşasaydım” dediği bir altın çağ yatıyor. Zaten ben de, açıkça anlaşılacağı gibi, yaşadığım çağdan memnun değilim ve o zamanlara biraz da kıskanarak bakıyorum. Bir kere sevdiğim, ilham aldığım, öykündüğüm insanların büyük bir çoğunluğu o yıllarda yaşamışlar, bundan iyi sebep olur mu? Bu yüzden de, o zamanlar insanları sevmenin, tam anlamıyla insancıl olmanın daha çok mümkün olduğu fikrine kapılıyorum. Ya da yanılgısına demeliyim.

Bugün artık dünya öyle kirlendi ki. Kirlettiği bu dünyayla birlikte insanlık da öyle kirlendi ve insanlığından çıktı ki, iyi şeyleri hakedenler gittikçe azaldı. İnsancıllık, ancak kendi öznel yargımla tespit ettiğim, o “iyi insanlar”a gösterilecek sınırlı bir erdem haline geldi. Halbuki insancıllık dediğin, koşulsuz, nedensiz herkese gösterilmesi gereken bir şey değil midir? Şuna karşı insancılım, buna karşı değilim denir mi?

Burada da bir yanlışlık var işte, her şeyde olduğu gibi.

– – –

Bana bu satırları yazdıran, “Tüneldeki Çocuk“un ardından, bir sonraki “Ketenhelvacı” öyküsünde, sanki bana yanıt verir gibi bakın neler demiş cânım Sait Faik:

Dünyanın öyle müthiş günlerinde yaşıyoruz ki… Sonra o İstanbul denilen şehir nedir? Eskiden sapa semtlerde bazı küçücük dükkânlar görür, sahiplerinin 5 kuruşluk zeytinyağı, 100 paralık sirke ve 7 kuruşluk gazyağı alan müşterilerinden memnun olduklarını düşünürdüm. 

Bugün İstanbul’da herkes ihtikârla (vurgunculuk) meşgul, harp bütün dünyada. Yine İstanbul sokaklarında bir ketenhelvacı!

1942 senesi eylül ayında gazeteler, ihtikâr havadisleriyle intişar eder dururken, İstanbul sokaklarında, arkaları yenmiş lastik ayakkabılarıyla bir ketenhelvacının mevcudiyetini düşünmek, insanı masalların memleketine sürüklüyor. Masalların kötü, aldatıcı, yalancı, hain memleketine. Kahrolsun masallar!”

Özgün içerik: B46C7CB3093199802740B85FD672F0093A7ACEC8.

Defterle Konuşma

Çizgisiz olsaydın eğer,

Kendim dizerdim satırları,

Dize dize.

Bana nereden başlayıp nerede duracağımı,

Kafamı nereye yaslayıp,

Elimi kolumu nereye dayayacağımı

söyleme.

Usul usul lafımı dinle.

O kadar!

.

Ben Nerede Değilsem…

Yarın evden çıksam, vapura binsem, her zamanki gibi. Vapur kopartsa palamarı, hızla ayrılsa iskeleden, sürme iskeleler denize düşse, bekleyen yolcular arsından bir tek ben binebilmiş olsam vapura. Öyle bir lodos olsa ki, bana hiç dokunmasa ama vapuru da yolundan şaşırtsa. Sonra sakinleşse rüzgâr, sakinleşse deniz, dalgalar. Tam herkes rahat bir nefes almaya hazırlanmışken, bilinmeyen bir istikamete çevirse başını vapur.

Kaptanın kafası o gün bir şeye bozulmuş olsa mesela. “Yetti be!” dese, “başlarım iskelenize de, tarifenize de, Marmara’nıza da”. Kırsa dümeni rastgele, kimse bilmese, bir tek o bilse. Hatta o bile bilmese. O kadar tepesi atmış olsa.

Herkes şaşkın şaşkın pencerelere, açık salonlara koştursa, ne oluyor diye. “Nereye gidiyoruz?” deseler. “Kaptan yolu şaşırdı” dese biri. Bir diğeri, “lodos başına vurdu kaptanın herhalde” dese. Bazı çok bilmişler, “hadi ne duruyorsunuz, dayanalım kapısına, bir bir soralım bunun hesabını” deseler. Mahallede çenesi düşüklüğüyle tanınan bir hanım da, “buna düpedüz adam kaçırmak denir, yetişin komşular, insanlık öldü mü, yazın bunu, gazetelere yazın, televizyonlara verin” diye velveleye verse.

Biraz sonra garson, elinde genişçe tepsisini sallayarak, “çaylar taze, sıcak sahlep var, sinirleri yatıştırır, gerginliği alır, sakinleştirir, sıcak sıcak” diye diye dolaşsa vapuru boydan boya.

Ben elimde bol tarçınlı sıcak sahlebim, tenha bir yer bulsam açıkta. İskelede vapura, bu deli vapura binememiş, ve şimdi salonlarında kimi yerinde duramayan, kimi zaman geçtikçe sakinleşen diğer yolcuları düşünsem. Onlar zannededursunlar, “vapur elbet yoluna döner, kaptan belki acemidir de onun için şaşırmıştır rotayı” diye, bir tek ben bilsem kaptanın asla dönmeyeceğini. Yalnızca ben, tek kaygısız ben olsam koca vapurda.

Delice bir sevinç sarmış olsa kaptanı da. Hani her şeyin başlangıcı korku verir ama yola bir çıktı mı sanki kırk yıldır yaptığı şeymiş gibi gelir ya bazen insana, işte öyle bir kendine güvenle, öyle bir sevinçle, heyecanla sarılsa dümene. Ve bunu yine bir tek ben bilsem. Bilinmeze yol aldığımızı yalnız ben bilsem.

İskelesiz, rıhtımsız denizler aşsak, millerce. Artık hiç umudu kalmasa diğer yolcuların, bildik bir iskeleye bağlayacağız diye. Günlerce böyle devam etse. Hani filmlerde olur ya, bir felaketten beraberce kurtulmuş bir grup insan arasında başlayan arkadaşlıklar olsa; artık kaygı dolu, şikayet dolu cümleler yerine gündelik, sıradan sohbetler edilmeye başlansa.

Sonunda bir limana varsak, gemi iskeleye bağlamadan yanaşıp ayrılsa gene. Bir tek inen ben olsam. Alabildiğine kedi ve deniz kuşu kalabalığı sarmış olsa kenti. Bir de tek tük insanlar, güler yüzlü, kaygısız, işsiz, güçsüz… Vapurdaki şaşkın yolcular pencerelere, açık salonlara koşturup baksalar. Ben kaptana el sallasam yalnız. Bir tek o bilse, olmadığım yerimin burası olduğunu.

Elimdeki sahlebin sıcak buğusu, tarçının kokusu hiç gitmese.

 

Evren’in On Sekiz Günü: 10. Gün ve Diğerleri

Sıcaklık ve onun getirdiği uyuşuklukla, birbirinin tekrarı günler gelip geçti. Birbirinin tekrarı oldukça da uyuşukluk ve bezginlik arttı durdu.

Alelacele kahvaltılar, yol kenarında sabah güneşinden bir avuç gölgeye sığınmalar, durak kaçırma tedirginlikleri, yemek saatleri… Geri kalan günlerini de böyle bir rutinin akışına bırakmış; çoğu zaman da zaptedemediği aklını, sıcaktan eriyen devreleri birbirine kaynamak suretiyle kitlenen beynine hapsetmiş vaziyette geçirdi.

Aynı günler, iş güç aynı, yeme içme aynı. Sıcak hep aynı sıcak, bastırdıkça bastıran. Aynı bekleyiş, aynı heves, heyecan. Dilekler aynı, umut aynı. Keyif aynı, sıkıntı aynı. Aynı su, aynı hava. Yol hep aynı. İndiğin yer, bindiğin yer, kaldırımlar aynı. Koku aynı. Yüzler aynı, sesler aynı.

Az müzik, az film, az kitap. Zaman az, sabır az, akıl fikir az. Sinir az, kavga gürültü az.

Değişiklik iyidir.

İyi.

Ama geçirdi. Bitti. Gün saymak bitti, stres bitti.

Ve biliyordu ki, bu aslında yalnızca 18 günün sonu değildi, bir öykünün sonu idi. 2555 gün önce başlayan bir öykünün sonu idi. Başka öykülere yer açmak için. Değişiklik için.

.

Evren’in On Sekiz Günü: 8. ve 9. Günler

17 Temmuz 2011

İlk tatil günü, teoride.

– – –

Akşam olduğunda o gün üzerine düşündü. Ama bundan bahsetmeye değmez.

Sonra yattı. Uyumuş.

– – –  – – –

18 Temmuz 2011

Bugün de iş hafif geçecekti, zaten beklenen bir durumdu. Onun yerine yapması gereken, birikmiş işlerini tamamlamaya karar verdi. İş yerinde yine yalnız değildi. Ara sıra iş üzerine, çoğunlukla da başka şeylerden sohbet ederek, onun dışında da kendi işleriyle meşgul olarak saatleri saydılar. Beraber bir şeyler atıştırdıktan sonra, ilçe merkezine gidip bazı işlerini halletmeye koyuldu. Tam öğle saatine rastgelmesi pek iyi olmamıştı, ama artık elden ne gelirdi? Bankada sırasının gelmesini beklerken etrafı keşfetme imkanı buldu, bu iş ona bu kadar geniş bir zaman sağlamıştı. Tabii nereden baktığına bağlı olarak. O bunu daha çok zaman kaybı olarak görüyordu. Üstelik sıcak, ah o sıcak!

Biraz canı sıkkındı. Hatta kendini, gittikçe aşağılara doğru çekilen bir moral ve her şeye karşı, adeta vücudunu, tüm varlığını bir kalkan gibi saran bir hiddet haliyle dolmaya başladığını hissediyordu. Bunun nereden geldiğini biliyor ama karşı koymakta zorlanıyordu. Böyle anlarda, tüm yaşama isteğinin, yaşama karşı duyduğu merak ve ilginin yavaş yavaş ama kararlı adımlarla gerilemeye başladığını ve kendini terkettiğini hissediyordu. Sebebi ne kadar önemli olabilirdi ki? Hem üstelik, bir sebebi var mıydı ki, gerçek bir sebebi?

Aslında umudunu kaybetmiyordu, kaybolan umudunu hatırlıyordu. Ne tuhaf. Bazen de bununla tam zıt şeyler düşünür, hatta hisseder ve bütün varlığıyla inanır, o coşkunluk halinin tadını çıkarırdı. Mutluluğu aramasına gerek olmadığını, mutluluğa zaten sahip olduğunu ama bazen onu unuttuğunu ve esas yapması gerekenin onun varlığını kendi varoluşunda hatırlayıp ortaya çıkarmak olduğunu düşünürdü. Nasıl olur da bu iki karşıt şeyi aynı benlik içinde barındırabiliyor ve bazı an birine, bazı ansa diğerine inanıyordu? Biri varsa diğeri olmamalıydı halbuki. Birinden biri, diğerinin hükümranlığına izin vermezdi çünkü. Ama, gelgelelim, bazı anlar biri diğerine ağır basıyor ve hakimiyeti, duygularının hakimiyetini ele geçiriyordu.

Nereden varmıştı yine bu düşüncelere? İlle de bir sebep gerekmezdi ki. Her şey bahaneydi, sebeplerin bir önemi yoktu onun için. Zaten sebeplerin üzerinde durdukça, kafası daha çok karışırdı. Sorular, sorular, sorular… Zihni sorularla dolup taşar, ızdıraptan başka bir şeye yer bırakmazdı. Esas sorun kendi zihnindeydi ona göre. Olayları algılayış biçiminde. Tüm ızdırap kendi zihninde başlayıp, kalbine, tüm yaşam kanallarına ulaşıyor, tüm duyularını ele geçiriyordu.

Hayatta kontrol edemeyeceği şeyler olabileceğini kabul etmeliydi. Kendi hayatını bile tam anlamıyla kontrol edemiyorken, kendini bile tümden anlayamamışken, bir başkasını anlayabileceğini ve ona yetebileceğini düşünmek akıl işi miydi? Bunu ne kadar istiyor olduğunun bir önemi yoktu. Belki en az kendi benliği kadar, bir başka varlığın yaşamına da katkı  sağlamak, kendi ızdırabını yok etmek isteği kadar bir başkasının ızdırabını ortadan kaldırmayı istemek onun için normal bir şeydi. Bunu tüm kalbiyle arzulayabilir, hatta kendi ihtiyaçlarını öteleyebilirdi bile. Ama yine de bunun ne kadar işe yarayacağını asla bilemezdi. Her zaman kendi kontrolü dışında bir şeyler olacaktı. Tek bir iradede, birden fazla varoluşu etkilemek belki mümkündü, eğer böyle bir şey gerçekten olsaydı. Ama ortada birden fazla irade vardı, onun zihninin kavrayamayacağı, imkanlarının yetişemeyeceği iradeler, başka kişilikler.

Yalnızca hayalini kurduğu şeyler vardı. Hâlâ, bıkmadan usanmadan hayal kuruyordu. Umutsuzluğa kapıldığı anlarda bu hayaller devasa şehirlerin yıkıntılarına dönüşüyor, birbirlerine karışıyordu. Sonra tekrar toparlıyor, daha büyük hayaller kuruyordu. Ama bu döngü hep devam ediyordu. Artık buna alışmıştı. Alışmak ne demekse… Alışmak acıyı dindirmiyordu zira. Izdıraba alışılmıyordu. Her şeyin içinde bir umut yine de vardı. Ona kıs kıs gülen, bu hallere düştüğünde adeta onunla alay eden bir umut.

Böyle.

.