Aman Eşiğe Dikkat!

Algı eşiği ne değişken bir şeymiş meğer. Şu hararetli, “evrim mi yaradılış mı?” tartışmaları bir yana, algı dediğimiz şey de evrime tâbi, onu anladım. Kişiden kişiye değiştiği gibi, kuşaktan kuşağa ve hatta kişinin kendi yaşamı boyunca da gel zaman git zaman değişebiliyor. Eşiği bir yükseliyor bir alçalıyor. Kimi şeyler bu eşiğin gerisinde, kimisi berisinde kalıyor. Ahenkle dansediyorlar kendi kafalarınca. Kafaları da güzel hani, laf aramızda, pek bir güzel hem de. Bir de bu eşiğin alçağı mı yoksa yükseği mi makbul, o da belli değil. Öyle bir bilinmezlik işte anlayacağınız, dedim ya, ahenkle dansediyorlar, yetişemiyoruz.

Misal, hayatınızda her şey tam istediğiniz gibi gidiyor diyelim. Her şey yerine bazı şeyler, tam istediğiniz değil de istediğinizin birazı da olabilir. Mühim değil, o kadar da ince ayarların peşinde değiliz. Buradaki ana fikir, “her şey yolunda“. Sonra başınıza kötü bir şey geliyor. Herhangi bir şey. Herhangi kötü bir şey. Ne yaparsınız? Evet ne yaparsınız? Soruyorum, çünkü ben bilmiyorum. Öyle hayatımda her şeyin yolunda gittiği bir dönem hiç olmadı. Bilmediğim bir şey hakkında da ahkam kesmeyeyim şimdi. Yani ne yapılır böyle bir durumda? Tamam, başa gelen şeyin ne olduğuna, yıkıcılık derecesine bağlı biraz da. Belki kimisi, “olur böyle şeyler” deyip geçer, kimisi karalar bağlar, kimisi de “batsın bu dünya” moduna girebilir. Ne derlerse desinler, konumuz “her şey yolunda” insanları değil zaten. Onlar bir zahmet bir adım geri dursunlar. Hatta sıradan çıksınlar, eşiklerini atlayıp kaybolsunlar, gözüm görmesin.

Gel gelelim “her şey ne zaman yoluna girecek?” insanlarına. Her şeyi de geçtim, “şu veya bu yahut o yoluna girer mi ki” diyen kardeşlerim! İşte onlar ki, eşikleri yüksele yüksele duvar olmuş önlerinde. Umutlarını eleyip, eleklerini o eşikten devşirme duvarlarına asmışlar. Ölmemek için yaşamayı öğrenmişler. Kapılarının önünde dikilen bir gram umut ışığını bile görmekten aciz, sözümona korunaklı duvarlarının arkasında her türlü zayıflatıcı duyguya karşı pusuya yatmış, “ne ola ki bu?” diye tedirgin bekliyorlar.

İnsan gülmesini de bilir ağlamasını da. Sevinmesini de bilir üzülmesini de. Yaklaşan şeyden etkilenme düzeyi ne olursa olsun, verilecek muhtemel tepkiye şartlanma şekli nasıl olursa olsun, yine de genel geçer söylenecek bir şey vardır onunla ilgili. Ya iyidir ya kötüdür, ya üzücü ya da sevindiricidir. Ama alışmamış popoda don durmaz deyiminin ışığında şunu söyleyebiliriz ki, en sevindirici şeylere bile ağzındaki otu çiğnemeyi kesmeden, melül melül bakacak koyun saflığında insanlar vardır aramızda. Neyin korkusudur bu bilemem. “Bunun altından kesin bir çapanoğlu çıkar”, şüphesi olabilir. “Bu şimdi böyle ama, dur bakayım belki ben  yanlış anladım”, diye düşünülebilir. Bu örnekler çoğaltılabilir elbet, ama er veya geç şu sonuca varır; önüne gelen ufak tefek sevinç veya mutlulukların tadını çıkaramama ve hatta belki de büyük mutluluklara gebe fırsatları algılayamama, görememe, duyamama, tadamama.

Aval aval bakar, “bu neydi şimdi?” diye, ağzı açık. Otlar eşiğe düşer, onu da bir yel alır gider.

.

Kahrolsun Masallar!

“Şu insanlara hiçbir şey çok değildir”, diyor Sait Faik. Bunu diyen birinin son derece insancıl tabiatlı biri olduğunu söylemek çok zor olmasa gerektir. Hele söz konusu Sait Faik olunca, benim için bunu kabul etmek daha da kolaylaşır.

Bir de kendime dönüp bakıyorum; aslında kendimi de son derece insancıl görürüm, genel olarak. Ama iş Sait Faik’in bu sözüne gelince, her ne kadar buna içtenlikle katılmayı istesem de, tam bir inançla söylemekte zorlanırım. Zannettiğim kadar insancıl olamadığımı hatırlatıyor sanırım bu bana. Ancak kısmen katılabiliyorum. Mesela diyorum ki, “bazı insanlara hiçbir şey çok değildir”. Bu “bazı insanlar” muhakkak iyi insanlar olmalılar ki iyi şeyleri haketsinler. Ama geriye kalan bazılarına ise her şey, pek tabii ki, çok gelebilir.

Yani kendini son derece insancıl olarak addeden ben bile, bazı insanların iyi, bazılarınınsa kötü ve iyilik-kötülük derecesine göre de, hakettikleri şeylerin farklı olduğuna dair hüküm verebiliyorum.

Ama belki de bu sözü ta başından yanlış değerlendirdim. Hatta iki şekilde yanlış değerlendirmiş olabilirim. Birincisi; Sait Faik de aslında bu sözü söylerken, ille de olumlu bir anlamı kastetmemiş olabilir. Onun dediği “hiçbir şey”in içinde, iyi şeyler olabildiği gibi kötü şeyler de mevcuttur belki. Yani diyordur ki aslında, “şu insanlar ki, hem haklı hem haksız, bazen kötü bazen iyi; yaşamları boyu bir iyi bir kötü derken, ne görüp geçiriyorlarsa hepsini hakediyorlar.” Bu yüzden hiçbir şey çok değil. Az bile! İkincisi; şu insanlardan kastı, yalnızca iyi insanlardır. O zaman, tıpkı benim yaptığım gibi, kendince iyi ve kötüyü, iyiyi hakedenle haketmeyeni ayırmıştır. Zaten benim bu yazımın çıkış noktası olan söz konusu öyküde yazar, nahiyede kolej tahsili yapmış, Fransızca, İngilizce lisanlarını dili gibi bilen; nahiye müdürüyle senlibenli konuşup, erkeklere fikir, kadınlara nasihat veren bir hanımın, elektrik kesintisinden muzdarip nahiye halkını kastederek “şu insanlara karanlık çok bile!”  demesi üzerine söylüyor bu lafı. Ama neme lazım, hanıma da duyurmadan bizim kulağımıza fısıldıyor. İşte orada sözü edilen “şu insanlar” da, yazarın gözüyle, “posbıyıklı Rum balıkçılar, çıplak bacaklı sıska çocuklar, gırtlakları bir karış dışarıya fırlamış Kürt hamallar, doksanlık Rum kadınları, ben, sen, posta müvezzii, o bakkal çırağı“dır. Yani tam şu dakika, benim bile insancıllığımdan nasibini alacak bir ahali.

Belki de bir yerde hataya düşüyorum yine. Bu cümleyi, Sait Faik’in insancıl olduğuna dair üzerimde bıraktığı izlenimi fazla abartıyorum. Peşin peşin herkese, nedensiz, bağlamsız bir sevgi duyuyordu sanıyorum. Hadi diyelim, belki de öyleydi. O zaman da, bir an için, “onun yaşadığı dönemde insanlar, ilişkiler, toplum, her şey daha temizdi, daha az yozlaşmıştı, daha çok sevgiye layıktı, öyleyse gelsin bir de şimdi yaşasın” deme hatasına düşebilirim. Kendi kendime sürdürdüğüm bu zihin kovalamacasında, dedim ya bir an için, bu düşünce aklımdan geçmedi değil. Ama biliyorum ki bunu sırf kıskançlıktan dedim. Üstelik, yine bir an için, o yıllarda insanlığın iki dünya savaşından henüz çıktığını da görmezden gelerek dedim. Ki bu dünya savaşları, o günün insanının zihninde, vicdanında yer etmiş tarihin içerdiği, hepsi de insan elinden çıkmış çirkinliklerin, vahşetlerin, insanlık dışı muamelelerin çok küçük bir kısmıydı. Kendi yaşadığım zaman aralığını düşünürken de bu saydıklarımın üzerine bir 50-60 yılın içeriğini de eklediğimden, fazladan sebeplerim oluyor haliyle, halimden şikayet etmek için. Ama travmalarımızın hesabını, birbirimize savaş yaralarımızı göstererek ölçemeyiz herhalde. Ve tabii ki, her insanı da yaşadığı zaman ve koşullar içinde değerlendirmek gerek. Sonuç olarak, ben bugünüme baktığımda, her şeye rağmen o yılları kıskanmıyor değilim, yargılarımı da ister istemez buna göre yapıyorum.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, sanırım hepimizin gönlünde, “keşke o zaman yaşasaydım” dediği bir altın çağ yatıyor. Zaten ben de, açıkça anlaşılacağı gibi, yaşadığım çağdan memnun değilim ve o zamanlara biraz da kıskanarak bakıyorum. Bir kere sevdiğim, ilham aldığım, öykündüğüm insanların büyük bir çoğunluğu o yıllarda yaşamışlar, bundan iyi sebep olur mu? Bu yüzden de, o zamanlar insanları sevmenin, tam anlamıyla insancıl olmanın daha çok mümkün olduğu fikrine kapılıyorum. Ya da yanılgısına demeliyim.

Bugün artık dünya öyle kirlendi ki. Kirlettiği bu dünyayla birlikte insanlık da öyle kirlendi ve insanlığından çıktı ki, iyi şeyleri hakedenler gittikçe azaldı. İnsancıllık, ancak kendi öznel yargımla tespit ettiğim, o “iyi insanlar”a gösterilecek sınırlı bir erdem haline geldi. Halbuki insancıllık dediğin, koşulsuz, nedensiz herkese gösterilmesi gereken bir şey değil midir? Şuna karşı insancılım, buna karşı değilim denir mi?

Burada da bir yanlışlık var işte, her şeyde olduğu gibi.

– – –

Bana bu satırları yazdıran, “Tüneldeki Çocuk“un ardından, bir sonraki “Ketenhelvacı” öyküsünde, sanki bana yanıt verir gibi bakın neler demiş cânım Sait Faik:

Dünyanın öyle müthiş günlerinde yaşıyoruz ki… Sonra o İstanbul denilen şehir nedir? Eskiden sapa semtlerde bazı küçücük dükkânlar görür, sahiplerinin 5 kuruşluk zeytinyağı, 100 paralık sirke ve 7 kuruşluk gazyağı alan müşterilerinden memnun olduklarını düşünürdüm. 

Bugün İstanbul’da herkes ihtikârla (vurgunculuk) meşgul, harp bütün dünyada. Yine İstanbul sokaklarında bir ketenhelvacı!

1942 senesi eylül ayında gazeteler, ihtikâr havadisleriyle intişar eder dururken, İstanbul sokaklarında, arkaları yenmiş lastik ayakkabılarıyla bir ketenhelvacının mevcudiyetini düşünmek, insanı masalların memleketine sürüklüyor. Masalların kötü, aldatıcı, yalancı, hain memleketine. Kahrolsun masallar!”

Özgün içerik: B46C7CB3093199802740B85FD672F0093A7ACEC8.

Her Şey İki Satırla Başladı

“Yaz yaz” diyor bana. Bir anda gelen iyi olurmuş.

Neresinden başlamak gerek ki? Yepyeni bir hikâye mi anlatmak lazım?

Bazen hiçbir şey yazmayacak olsam bile, elime kalemi kağıdı almak hoşuma gidiyor. O ucu küt kurşun, kağıda baktıkça, ben de içeride dışarıda ne olup bitiyor ona bakıyorum kendimde. Hangi hisler, düşünceler dökülüp geliyor parmaklarımın ucuna, kalemimi titretiyor…

Elime bakıyorum, kalemin elimde duruşuna, kağıdın üstündeki açısına. Farklı tutuşlar deniyorum. En kanıksanmış olanı ilkokul öğretmenimin öğrettiği tutuş omalı. Baş, işaret ve orta parmağın arasında sıkıca durur kalem. Baş ve işaret parmaklar birbirlerine yaslıyken, orta parmak da arkadan destekler ve kalem baş ve işaret parmağın köklerine yaslar sırtını. En dengeli tutuştur bu.

En dengeli yazılar da bundan mı çıkar? En dengeli fikirler böyle zamanda mı gelir? Yo, her türlüsü çıkar buradan. Önemli olan, kalemin kağıda değdiği andaki, kalemi tutan kişinin bedeninden gelen düşünce silsilesinin, elektrik akımı gibi kağıda boşalmasıdır. Kağıdın akıbeti, birikim ve zamana göre değişir.

Hani eskilerden misal, derler ya, “silah çıktı mı tetik çekilmeli” diye; işte kalemi eline aldığında da kağıda sürteceksin. İster yaz ister karala, neyse meziyetin.

Yaz arkadaş yaz! Her şey iki satırla başladı. Yaz…

Bırakalım Bu İşleri

Farkettim de, bugünlerde hayatın anlamını arayan arayana. Kiminle bir sohbete otursam laf dönüp dolaşıp bu mevzuya gelip dayanıyor. Dayanıyor diyorum, çünkü orada kalıyor, tosluyor; bilmeden çıkmaz bir sokağa sapmış gibi, dipsiz bir bataklığa saplanmış gibi, orada kalı kalıveriyor mevzuu.

Şimdi ben de böyle bir giriş yaptıktan sonra lafı bir sonuca vardıracağım sanmayın sakın. Aslında tek amacım bu bataklıktan kurtulmak. Günü kurtarmak bir nevî.

Hani şimdi karşılıklı oturmuş kahvelerimizi yudumluyor veya biralarımızı yuvarlıyor olsaydık bile, bu bağlamsız konudan uzaklaşmaya çalışırdım. Konuyu dağıtır, sohbeti kaynatırdım. “Sen güzel ıslak kek yapıyormuşsun, onun tarifini versene hele” derdim.

Şu pek kıymetli kalın kafalarımızı nelerle ve ne diye doldururuz, sorarım size. Günün sonunda, her gün olduğu gibi, başımızı o melun yastığa koymayacak mıyız? Kimimiz o an, kimimiz saatler sonra, bir sağına bir soluna dönmekten yorulmuş halde, derin uykularına dalacak. Sonra yine ve yine, hep yine birbirinin tekrarı günler, hayatlarımız…

Ben en çok neyi merak ediyorum bilir misiniz; insanı uyku tutmadığında, o bitmek bilmez gece boyunca neler dolanır durur  kafaların içinde. Hangi düşünceler zincirlerini koparır? Yok şu yok bu, şu şöyle bu böyle diye diye ne dünyalar kurulur, sonra peşisıra yıkılır… Hani ben kendimi bilirim de, en çok diğerlerini merak ederim. Ama tam böyle düşünürken, bir an aslında hep ama hep aynı olduğumuz gelir aklıma.

Her şey ne saçma. Ne garip, ne gereksiz… Ama ne güzel bazı şeyler.

Çok güzel, vapurlar falan…

.

Pamuk Şeker

İnsan hayatında bazı anlar vardır ki, o anlar hem çok net hatırlanan an(ı)lardır ama aynı zamanda da pek öyle anlatılacak kadar önemli bulunmazlar. Aslında önemsiz olduklarından değil de, daha çok, başkalarının bunları önemsiz, sıradan bulacaklarına olan inancımızdan kaynaklanır bu anıları paylaşmak konusundaki isteksizliğimiz.

O anların neden o kadar net ve ayrıntılarıyla hatırlandığıysa, tamamen kişiye özel bir durumdur. Muhtemelen burada, beş duyumuzun zihnimize kazıdığı, o ana ait duyguların da payı vardır. Bu duyularla olan istemsiz ilişkimiz hakkında daha önceleri çok yazılıp çizildi. Özellikle kokunun ne kadar güçlü bir hatırlatıcı olduğu konusunda, bir çok kişi hemfikirdir sanıyorum. Biz daha ne olduğunu anlayamadan, bir duyu nesnesiyle o an yaşanan olay arasında kuvvetli bir bağ kurulmuştur bile. Yaşanan duygu ne kadar güçlü ya da yoğunsa, daha sonra aynı uyaran nesneyle karşılaştığımızda, o anın aklımızda belirmesi o kadar çabuk olacaktır.

Aslında bahsetmek istediğim duyular değil, şu söz konusu anılar. Şimdi hangi duyuyla bağdaştıracağımı bilemiyorum çoğunu tabii, neden onca bir ömürden, özellikle bazı anların o kadar net hatırlandığını da. Bu bağlamda, kendi hayatıma baktığımdaysa, daha çok çocukluğuma ait hatıralar geliyor aklıma.

– – –

Bir keresinde, ailecek hayvanat bahçesine gitmiştik. Dört ya da beş yaşlarındayım. En çok babam elimden tutmuş, kafesleri gezdiriyordu. Ya bahar ya yaz, hava açık, Gülhane Parkı kalabalık. İlk defa deve görüyorum, ne pis koktuklarını hatırlıyorum (Bakın yine koku). İki tanesi bu kadar kokuyorsa bir deve sürüsü nasıl kokar kim bilir diye düşünüyorum. Zürafa ya da fil gördüm mü hatırlamıyorum, ama nedense gözümü kapatıp hayal ettiğimde, onları da orada görüyorum. Annemi tek hatırladığım an, pamuk şekerciyi görüp de, bana pamuk şeker almasını istediğim an. Almıyor tabii, “dışarıda satılan şeyler zararlıdır kızım, pis bunlar”, diyor. Annemin o tembihi o kadar ikna edici ki, o andan sonra en az on beş sene sonra yiyorum ilk pamuk şekerimi, o da sapsız.

Düşüp dizlerimi yaraladığım anar geliyor bir de aklıma. Hepsini hatırlamam mümkün değil tabii ama bazılarını yine net hatırlıyorum. Ya çok canım yanmıştır, ya çok korkmuşumdur, bunun gibi şeyler işte. Ama o anlardan aklımda kalan en net şey aslında, annemin üzüldü mü yoksa kızgın mı anlaşılmayan yüz ifadesiyle, tentürdiyotlu koca pamuğu dizime bastığı anlardı. İçimin nasıl katıldığını net hatırlıyorum ama.

Eski evimizde, kafamı divanın duvarla birleştiği köşede, yastıkların arasına gömüp, karanlıkta kibrit çakıp yere attığım anı da çok net hatırlıyorum. Yakalanmamıştım ama yaptığımın tehlikeli olduğunu biliyor olmalıydım ki, şimdi düşününce o an duyduğum heyecanı bile hatırlıyorum. Yakalanma korkusu da vardı herhalde. Yangın çıkarsaydım ne yapardım bilemiyorum tabii.

– – –

Böyle daha çok şey var elbette. Burada anlatmaya kalksam sayfalar yetmez. Ama hala merak ediyorum, o anları bu kadar kalıcı yapan asıl şey ne diye. Her birini duyularla eşleştirmeye çalışmak, işin kolay yolu gibi geliyor.

Yine de ilginç olan, yukarıda da dediğim gibi, bunların daha çok çocukluğa dair anılar olması. Belki de ne kadar çok hatırlanırlarsa, o kadar kalıcı oluyorlar. “Zaman”la ilgili yani.

Belki de bize bir şeyler anlatmak istiyorlardır, kim bilir…

.

Old Bull Lee veya “Dehanın Hükmettiği Tek Amerikalı Yazar”*

Bundan takribi 12 sene öncesi. Nasıl oldu, nereden esti, nasıl aklımı çeldi bilmiyorum ama bir Beat Kuşağı sayıklar halde buldum kendimi. Durun canım, nereden esti hatırlıyorum, o zaman Çalıntı dergisinin iki sayısında dosya konusu yapmışlar, hemen hemen tüm içeriği Beat Kuşağı yazarlarına ayırmışlardı. O günlerde tabii bu yeraltı edebiyatıydı, yeraltı yayıncılığıydı, bayağı bir ilgi alanımıza giriyordu. Neyse efendim, ben de nehrin suyuna takılmış buldum kendimi.

Sonra, gel zaman git zaman, bulabildiğim kadarıyla, Türkçe’ye çevrilip yayımlanmış kitaplarını aldım, kütüphaneme ekledim. Daha William Burroughs‘un bir tane kitabı yayımlanmış, ikincisi ha çıktım ha çıkacağım diyordu. Jack Kerouac‘ın da keza, aynı, hatta belki o üçüncüyü bekliyordu, bilemiyorum. Allen Ginsberg‘in yalnız bir şiir kitabı, o da Lawrens Ferlinghetti‘yle ortak olan “Amerika”sı vardı.

Tabii kitapların orijinallerine de ulaşmak mümkündü ama zaten kıt İngilizcemle bir de kimi anlaşılması zor bu kitapları okumaya çalışmak ne mümkündü! Bekledik a dostlar, şu biricik memleketimin biricik çevirmenleri alıp eline çevirsin, biricik yayınevleri de bassın diye dualar ettik. Ettim yani ben şahsen. Allah o Altıkırkbeş’ten, Parantez’den, Ada Yayınları’ndan, Yol Yayınları’ndan razı olsun, çevirenlerin elleri gözleri dert görmesin.

Yine o günlerde fotokopi fanzinler pek revaçtaydı. Şimdi yeraltı piyasasının durumu nedir bilemiyorum, eskisi kadar takip edemiyorum maalesef. Gerçi şimdi de internet yaygınlaştı, bloglar çıktı, e-dergiler yapılır oldu kabul. Ama o basılı olanların yeri ayrıydı tabii. Eh ben de kapıldım o furyaya bir şekilde. Ne heves, ne heyecan, ne meraktı ama hatırlıyorum da. İki sayı yayımlanan bir fanzin hazırladım ben de, bir de ayrıca iki ufaklık kardeş fanzin. İçerik tabii ki belliydi: Beat Kuşağı.

O dönem öyle bir heves vardı işte, dediğim gibi, aklım çelindi bir kere. Türk Edebiyatı’nı da okumuyor değildim tabii, hatta şimdi düşünüyorum da, bir dönem epey ihmal bile etmişim. Ama o zaman, yaş itibariyle de, kullandıkları dilin de etkisiyle olsa gerek, bir şekilde isyankar yaşın isyankar bayrakları oluvermişlerdi. Şimdilerde güzide devlet büyüklerimiz ve “münekkit” hukukçularımız bunları çocuk istismarı, Türk ahlak, terbiye, töresi nevinden yaklaşımlarla yakışıksızlaştırıyorlar.

Eğer devam etseydim, muhakkak Türk Edebiyatı’nı da dahil ederdim içeriğe. Neyse.

Bir de şu cut-up tekniğini merak eder olmuştum. Bir örneğini okumak da kısmet olmamıştı. Heveslendim de, dedim “ben bunu yapamaz mıyım?”. Sonra elim bir kağıda makasa gidivermedi bir türlü. Ama ahdım var, yapacağım bir gün.

Şimdi bunca laf ettik, dua ettik dedik, örneği yoktu dedik. E adamlar düşünmüş, karar vermiş, çevirmiş, yayımlamış. Allah razı olsun yine. Peki kardeşim, zorunuz ne sizin bu adamlarla? Merak ediyorum, Marqui de Sade‘ler, Dorian Gray‘ler hala kitapçı raflarında değil mi? Yoksa kaşla göz arasında onları da mı yok ettiniz? Yo, hiç sanmıyorum.

Ahlak anlayışına ters düşüyorsa okumaz, kendi evine sokmazsın. Talim terbiye kurullarına tavsiye ettirmezsin. Ha şimdi ettirmezsin, yarın birileri çıkar onu da ettirir, hiçbir şey olmamış gibi. İki yüzlü, güdümlü eğitim sistemimiz, dün katlettirilen, hayatı karartılan edebiyatçısını bugün Milli Eğitim onaylı diye okullara tavsiye etmiyor mu? Ya benim ahlak anlayışım ne olacak? Dayatılan ahlak anlayışı ve inanç sisteminin bazı kitapları da beni rencide ediyor, ne olacak peki?

Bırakın kitap yasaklamaları, kaşla göz arasında, sinsice, kitabevleri kapatılıyor caddelerde teker teker. Yerlerine tüketim canavarı  alışveriş merkezleri, giyim, kozmetik mağazaları açılıyor. Ahlakmış, gelenek görenekmiş, aile yapısıymış, suistimalmiş kimin umrunda? Okumayalım diye, tek istenen bu. Bir kitap yeter bize nasıl olsa, onu da çevirmeye gerek yok.

Hank Moody’lere gelesiniz inşallah. İntikamı acı oluyor, benden söylemesi.

Son olarak bir alıntıyla noktalamak istiyorum. Devekuşu Kabare’nin “Yasaklar” oyunundan bir kuple:

Yaşamak nefes almak değil
Yaşamak yemek içmek değil
İnsanız insanız diye
Yaşamak dünyada özgürce.

Yaşamak asıl budur asıl işte
Özgürce mutlu doyasıya
İnsan olmak için tek yol
Yaşamak dünyada özgürce.

Özgürlük özgürlük
İnsanca yaşamanın yolu
Özgürlük özgürlük
Kalbimiz özleminle dolu.

Kaba kuvvete yasak olsun kabul
Yasak olsun baskı işkence
Ama niye yasak doğruya
Bilime sanata yasak niye?

* Dehanın hükmettiği tek Amerikalı yazar nitelemesini, William S. Burroughs için, Norman Mailer’ın söylediği rivayet olunmuş.

özgün içerik: 0C3717DB4078873C09D8A5E1F74042F12219BD00

Yeniden Ete Kemiğe Bürünmek

Devasa bir elektronik devrenin içinde yaşıyormuşuz gibi geliyor bazen. Kablolar can damarlarımız ve aynı zamanda varlığımızı birbirine bağlayan yegane şeyler.

İster gerçek kimliğimizle görünelim ister kendimize uygun bulduğumuz “avatar”larımızla, bu devrenin içinde tamamen yapay yaratıklar haline geliyoruz. Hatta belki de öyleyiz, yapay zekanın kendisiyiz. Kendi algı düzeyimizde, kendimizi son derece gerçek gördüğümüz doğru. Peki ya bir şekilde iletişim kurduğumuz, kabloların diğer uçlarındaki insanlar? Onları benim için gerçek yapan şey nedir hep merak ediyorum. Benzer davranışları sergilememiz mi? Yaptığım eylemlere, paylaştığım herhangi bir şeye “geri dönüş” almam mı? Bana cevap vermeleri mi?

Gerçekte fiziksel varlığıyla hiç karşılaşmadığın birisinin gerçek olduğuna nasıl inanırsın? Ne zaman, nasıl ete kemiğe bürünürler? Kendi nesnemi, bedenimin varlığını biliyorum. Peki zihnen, kelimelerle, kablolar aracılığıyla bağlandığımız diğer kişiler nasıl ete kemiğe bürünür? Nasıl ikna oluruz varlıklarına?

Öyle bir kuşağa mensubum ki, şimdilerde nostaljik sayılan bir devrin ürettiği şeylere yetişmiş, hatta direkt onun içinden gelme ve aynı zamanda da internet çağını yakalamış bir kuşak. Bu sayede de sanırım, hep sözünü ettiğimiz bazı “değerler” konusunda nispeten muhafazakar davranabiliyoruz. Ama bir de bu elektronik çağın, direkt olarak bu sanal alemin içine doğmuş bebelerden oluşma bir kuşak var. Gel de çık işin içinden!

Aslında belki de kendimizi buna alıştırsak iyi olur. Öyle günler yaşıyoruz ki, artık ütopyaları bırakıp distopyalar için kendimizi hazırlamanın vaktidir. Sığınaklarımızda oturup, günün yüzünü bile göremeden yaşamaya çalıştığımız zamanlara düşer miyiz acaba? Belki de o, esas can damarlarımız olacak kablolara gerçekten muhtaç olacağımız zamanlara…

Bu karamsar varsayımlar bir yanda dursun, tekrar ete kemiğe bürünme konusuna gelecek olursak, bununla ilgili yapılabilecek şeyler de var; bu kolay iletişim yöntemlerinin, ara sıra da olsa dışına çıkmak gibi. Sokağa çıkıp insan içine karışmak elbette bunlardan biri, ki dışarıda solunacak hava olduğu müddetçe bunu zaten yapacağız ve yapıyoruz. Benim kastettiğim, en azından aciliyeti olmayan durumlarda, kablolardan kurtulmak. Kağıda kaleme geri dönmek ve daha geleneksel yolları canlı tutmak yoluyla birbirimize bağlanmayı denemek. Hem el yazısı da kişiye özgü şeylerden biri, tıpkı parmak izi gibi. O zaman karşımızdaki kişinin gerçekliğinden de bir şüphe kalmaz.

 

Özgün içerik: B3C9CC9E906AE4751302F0A085B49511C6CDA2B6


Bire Yüz Kazandıran Bir Hikayem Var

Elalemin oğlu  zamanında limon satıp bire iki, üçe beş derken holdingler kurmuş. Ya ben ve benim gibiler ne yaptı? Elimiz üç kuruş gördü mü gittik kitaba kasete yatırdık.

Hatırlıyorum, bir zaman sahaflar ikinci evim gibiydi. Kadıköy’den Beyoğlu’na, o kitapçı senin bu kitapçı benim dolanır dururdum. Çalıştığım iş yerinin kitap ve müzik kısmında molalarımı değerlendirir, maaşımın ancak sembolik bir kısmını ay sonunda elimde görür, geri kalanını farklı formlar almış şekilde kütüphanemin raflarına dizerdim.

İçinde sahafları barındıran pasajlar beni başka bir boyuta taşıyan dipsiz tüneller gibiydi. Şimdi onların çok azı varlığını o zamanki halleriyle koruyabildiyse de, hala ara sıra kimisine gider, el alırım o kitaplardan. Dükkan dükkan dolaşıp da, parmaklarım kara bir toza bulanmış halde pasajın kapısından çıkmak gibisi yoktur.

Bir de kasetlere gelelim. Cd’ler yaygınlaşıp ilk cd çalarımı edindikten sonra beni zorlu bir yolun beklediğini az çok anlamıştım. Anlamıştım ama kim dinler? Bir ara bazı müzik dükkanlarına sipariş verir, sevdiğimiz grupların, şarkıcıların albümlerini kasetlere çektirirdik. Korsan morsandı ama o zamanın şartları da onu gerektirmişti. Tabi sonradan bunda da bir gelecek olmadığını anlamış olmalıyım ki, daha cd çalarım bile yokken cd koleksiyonumu oluşturmaya başladım.

Ah o günler! Ne acı vericiydi. Meçhul bir gelecekte dinlemeyi beklediğim, tek avuntusu da orijinal kartonetleri olan o cd’ler. Ne mp3 vardı ne de hızlı internet. Hızlı diyorum bakın, internet vardı ama varla yok arasıydı diyeyim siz anlayın. Napster’dan ite kaka indirdiğimiz yarım yamalak şarkılar vardı. Sonra o yarım yamalak şarkılardan iştahım kabarmış halde kendimi yine bir müzik dükkanında bulurdum.

Şimdi işin kolayı var, ne istersek bir tık mesafesinde elde ediyoruz. Hatta tüketebileceğimizden fazlasını. O eski açlığımızı mı doyuruyoruz bilmem. Harddisk’imde yer kalmadıkça hem bir panik duygusuyla hem de tuhaf bir hazla doluyorum. Bu arada en çok da orijinal albüm kartonetlerini, kaset kapaklarını özlüyorum.

Ama yine iflah olmuyoruz, olamayız da. Dipsiz tünellerden geçip gittiğimiz o başka boyutlarda bizim bu kitap tozları bire iki değil bire yüz veriyordu çünkü. Gerçek hayatta geçmese de…

 

Özgün içerik: 5C614B418DDC840BC7F2A0DF130C5F9F965876AD


El Yazması(n)

Niye yazıyoruz ki hiç anlamıyorum aslında. Söylenebilecek herşey söylenmiş önceden. Hep aynı ya da benzer şeyleri yaşıyoruz kendi hayatlarımızda, tekrarlanan bir sürü şey, hatta bazen feed-back’lerle uzatıyoruz hikayemizi. Sonra bütün bunlar aynı zamanda başka hayatlarda da varolan şeyler. Yani biz bazen öyle çok çok özelmişiz, farklıymışız gibi zannediyoruz ya, bazılarımız birinin eşi ya da bir kaçının bileşkesi aslında.

Herşey yazılmış dedim. Herşey yaşanmış çünkü. Her geçen gün gelişen teknolojinin hayatımıza kattığı “sanal” yenilikleri bir yana bırakırsak, birbirinin aynı ve tekrardan ibaret hayatlar yaşıyoruz.

O halde yeni ne var? Niye yazıp duruyoruz? Yeni bir şey mi keşfettik? Bin sene önce yaşamış insanla aynı hormonlara, aynı içgüdülere sahibiz. Hiç bana kültür farklılıklarından vs.den bahsetmeyin.
Niçin yazıyoruz? Yazılmış bir çok şey okuyoruz bunun yanında. Kurgu veya gerçek, ama nihayetinde insan aklının, hafızasının ve deneyiminin bir ürünü.

O halde neden yazıyoruz?
Üstelik kendi adıma konuşmam gerekirse, benim yazdıklarım bir nevi ahkam kesmek, atıp tutmak, hem ayrıca son derece kişisel. Öyküleştirsem mesela buraya döktüğüm fikirleri, içine kahramanlar yaratıp salsam yazıların, o zaman başka mecralarda da değerlendirilebilir. Ama işte, dedim ya, son derece kişisel ve çalakalem yazılmış düşünce bulutları.

Yok o kadar da küçümsemiyorum tabii, son derece kişisel de olsa, günlük denemeyecek ve belki farklı bir yazım türü denebilecek yazılar bunlar. Ama ben bunu değerlendirme işine girmiyorum hiç, yazıyorum sadece.
Okuyan var mı? Var. İstatistikleri görmüyorum sanmayın, nereden gelip nerelere gittiğinizi biliyorum. Ama tabi bu istatistikler bana yazılarımın sonuna kadar sabırla okunup okunmadığını göstermiyor. İşte kişisel meselesi burada da aklıma geliveriyor; daha ilk satırdan durumu kavrayıp, “bize ne senin kişisel fikirlerinden” diyenler olabilir. Olabilir tabi.

Peki o zaman niye yazıyoruz? Niçin tekrarlıyoruz? Bazen başka bloglarda da rastlıyorum, mesela benzer düşünceleri farklı cümlelerle anlattığımızı görüyorum. Çok normal, çünkü insanız, benziyoruz, aynı deneyimleri yaşıyoruz; iç dünyamızda aynı hesaplaşmaları yaşıyor, belki aynı aşamalardan farklı zamanlarda, farklı yoğunluklarda, farklı yöntemlerle geçiyoruz ama hepimiz geçiyoruz sonunda. Bu bizi birebir aynı yapmaz ama bir yerlerde birleştirdiği kesin.

Şöyle ilginç bir sonuca da varıyoruz, yani ben vardım, sizi bilmem; anlaşılamamamız arttıkça daha çok anlatma çabasına mı giriyoruz acaba? Bu yüzden de kendini bu yazma çabasının içinde bulan insanlar bir şekilde ortak bir yerlerde buluşuyorlar. Bizi anlamayan, ya da bizim derdimizi anlatamadığımız insanlar yine anlamıyorlar, çünkü eğer şu istatistik meselesine tekrar dönersek, ha bir de yorumlar var tabii, bu güne kadar beni tanıyan insanların çok azının yazdıklarımı okuduğunu biliyorum. Okuyanları da biliyorum, ki o bildiklerim zaten beni anlayabilen insanlar. Bir de yine bu yazma işi dolayısıyla yeni tanıdığım insanlar var ki sanırım bu vesileyle kazandığım en değerli şey bu. Buradan şu da anlaşılmasın; “niye okumuyonuz leayn!?” demiyorum elbette, ne haddime.

Peki ne sebeple yazıyoruz? Okuduğumuz, altını çizdiğimiz, çok beğenip kesip başucumuza koyduğumuz o yazıları alıp yazıverelim; falanca yazar, şair böyle böyle demiş ya, aha işte ben buna katılıyorum, ben de tam böyle düşünüyorum, bir şey demek istesem ya da yazmak istesem kesin böyle yazardım, çizerdim diyelim olsun bitsin.

Öyleyse niye yazıyoruz? Yazıyoruz işte cancağızlarım, niyesi miyesi yok. Ayrıca istatistikleri öperim, kendime yazıyorum, daha iyi düşünmemi sağlıyor, kafamı toparlıyor falan filan. Bir çeşit tatmin. Güzel bir şey.

Arada alıntı da yaparım, dert değil.

 

Özgün içerik: 8359F451DE16C28FEE9D7A6307122C8BCEC25B08


Hey Yıllar!

Şimdi “hey gidi yıllar!” desem saniyenin bilmemkaçta birinde ölen bilmemkaç bin hücrem ne derler acaba bana? Onlar da ölüyor, değişiyorlar yıllar içinde; biz her ne kadar bu denli ayrıntıyla ilgilenmesek de, bütünde bir de bakmışız zaman rüzgarı bizi epey bir üfürmüş.

Bazen geriye dönüp baktığımda bazı yılların nasıl geçmiş olduğunu aklım almıyor. O on yıllardan önce önüme bakarken çok çok, bitmez tükenmez yıllarım varmış gibi gelirdi. İnsan bu kadar yılı nasıl yaşar ki, çok sıkıcı olmaz mıydı? Yok olmuyormuş bunu tecrübeyle farkettik. Hatta nasıl da göz açıp kapayıncaya kadar geçip gittiğini gördükçe de telaşlandık zaman zaman.

Bundan yıllar önce, zaman zaman arkadaş sohbetlerinde “aah ah” diye hülyalara dalar, acaba bundan on yıl sonra nasıl bir hayatımız olur diye tahminlerde bulunurduk. Bunlar tahminden mi ibaretti yoksa hayallerimizi mi dile getirirdik bilemiyorum ama işte o andan sonraki on yıllık süreç inanılmaz gizemlerle doluydu bizim için. Acaba on yıl sonra da hala dost olabilecek miydik mesela?

Bu sorunun cevabı “Evet”. Evet, o beraber hülyalara daldığım dostlarımla hala biraradayız. Ama artık aklıma bu türden bir soru geldiğinde sormaktan kaçınıyorum. Çünkü zaman ilerledikçe ve bazı şeyleri tecrübe ettikçe, hele ki zamanın ne kadar çabuk aktığını, o on yıllar anlamını yitiriyor. Ya da bir anlamda fazla geliyor. On yıl değil tabi, sorunun kendisi.

Zaman hem ilaçtır hem zehir. Mesafe gibidir bazen de, insanlar arasına giren, uzaklaştırır. Mesafeye nazaran hislerden daha çok uzaklaştırır, sanırım bu yüzden “zaman herşeyin ilacıdır” derler. Ama bazen de kopuştur, istenen bir şeyden de uzaklaştırır. Zaman yaratır ve sonra yarattığını yok eder. Zaman öyle  aşılmazdır ki, ona hakim olan tüm evrene hükmedebilir. Bu haliyle mitolojiye bile girmiştir; kendi çocuklarını yutan Kronos (zaman anlamına gelen “khronos” ile benzerlik gösterir) yine kendi oğlu Zeus tarafından mağlup edildikten sonra, Zeus hakimiyeti ele geçirmiştir.

Bu yazıya başlarken hiç lafı buralara getireceğimi ummuyordum. Ama işte hemen hemen, aklıma gelen her konuda onunla ilgili bir metafor da olabildiğinden, mitolojiyi de es geçmeyeyim dedim. Ki mitoloji konusu başlı başına bir metafor okyanusudur, bu sebeple de çok sevmişimdir kendisini. Neyse, bu tamamen başka bir yazının konusu olmayı hakediyor.

Gelgelelim yıllara. Hey yıllar demiştik yazının başında hatta başlığında. Bu günlerde eski şarkılara takılmış durumdayım. Tabi algım o tarafa kayınca bunlardan biri de dilime takıldı: “Hey Yıllar”.

Leman Sam’dan bu şarkıyı en çok dinlediğim zamanlar tek haneli yaşlarımdan çift hanelere yeni geçmiş gidiyordum. “Hey yıllar yenilmedim size” derken o zamanlar neler canlanıyordu zihnimde şimdi bilemiyorum. Belki önümdeki yılları düşünüyordum. Belki önümdeki on yılları hayal ediyor, onlara ulaştıkça da karşılarına geçip ne diyeceğimi hayal ediyordum. Belki de daha o zamandan meydan okuyordum zamana.

Şimdi yine dinliyorum. Bu kez çift haneli yaşlarımda epey bir yol almış durumdayım. Diyebileceğim tek bir şey var: “Hep aynı”…

Buradan buyrun:

\”Hey Yıllar, Leman Sam\”

 

Özgün içerik: 1B6E63F1C224297FF13190671B564F9E55E91488