Mini Öykü #2: İflah Olmaz Hüzünbaz

“Hiç dikkatini çekti mi şu ağaçlar?” dedi, daha iyi görsün diye tül perdeyi aralarken. Bir yandan da eliyle işaret etti, sonra, ona göre bu kadar bariz olan bir şeyi göstermek için böyle çaba harcadığını farkedince biraz sıkıldı. Bahçede zaten göze batan iki tane ağaç vardı, diğerleri de henüz altı yaşında bir çocuğun bile boyunu geçmiyordu. Apartmanın çevre düzenlemesini yaparlarken birçok ağacı kesmişlerdi, meyve vermiyorlar diye. Bu iki ağaçtan birine de dokunamamışlardı, neredeyse üç kuşak görmüş bir çınar  ağacıydı çünkü. Diğeri de zaten diğer bahçedeydi, ama dalları bu yaşlı çınar ağacına o kadar yaklaşmış ve kendi gövdesini örtmüştü ki, diğer bahçede olduğunu söylemek biraz zordu;  özellikle şimdi bu, perdesi hafif aralanmış pencereden bakarken.

“Neymiş dikkatimi çekecek olan?” diye sordu. “Dalları” dedi, “iki ağacın dallarının birleşip birbirine karışması hep hüzünlü gelmiştir bana. Hele ki aralarında bir çit veya bahçe duvarı varsa. Sence de öyle değil mi?” Diğeri bir an durdu, duyduğunu anlamamış, ya da söylenileni tam duyamamış bir ifadeyle, bir ona bir pencereye baktı ve inceden bir sırıtışla başını yana sallayıp tekrar önündeki işe döndü. “Hep böyle umursamazsın zaten.” dedi öbürü, “hadi kendin farketmezsin, ama dikkatini çektiğimde bile anlamaya çalışmıyorsun. Umursamazsın!”

“Aman canım sen de” diye lakayıt cevap verdi diğeri, “sen hep böyle hüzünlüsün zaten. İnsanın içi hüzün doluysa, gördüğü her şeyi de hüzün bürür. Senin durumun da bu. Ben umursamaz değilim, sen umarsız bir hüzünbazsın. Bu gidişle de iflah olmazsın.”

İşittiği bu laflara alınmış gibi yaptı bir süre, somurtup kafasını pencereden yana çevirdi. Ama aslında alındığı falan yoktu, her hüzün düşkünü gibi o da ara sıra bu hissini perçinlemek isterdi. Böylece dalıp gitti yine hayal alemine usul usul.

– – –

Özgün içerik: 58F93C931EC45BCC7CCF0DAAA3C5BCE524B6CFCE

Reklamlar

Ben Nerede Değilsem…

Yarın evden çıksam, vapura binsem, her zamanki gibi. Vapur kopartsa palamarı, hızla ayrılsa iskeleden, sürme iskeleler denize düşse, bekleyen yolcular arsından bir tek ben binebilmiş olsam vapura. Öyle bir lodos olsa ki, bana hiç dokunmasa ama vapuru da yolundan şaşırtsa. Sonra sakinleşse rüzgâr, sakinleşse deniz, dalgalar. Tam herkes rahat bir nefes almaya hazırlanmışken, bilinmeyen bir istikamete çevirse başını vapur.

Kaptanın kafası o gün bir şeye bozulmuş olsa mesela. “Yetti be!” dese, “başlarım iskelenize de, tarifenize de, Marmara’nıza da”. Kırsa dümeni rastgele, kimse bilmese, bir tek o bilse. Hatta o bile bilmese. O kadar tepesi atmış olsa.

Herkes şaşkın şaşkın pencerelere, açık salonlara koştursa, ne oluyor diye. “Nereye gidiyoruz?” deseler. “Kaptan yolu şaşırdı” dese biri. Bir diğeri, “lodos başına vurdu kaptanın herhalde” dese. Bazı çok bilmişler, “hadi ne duruyorsunuz, dayanalım kapısına, bir bir soralım bunun hesabını” deseler. Mahallede çenesi düşüklüğüyle tanınan bir hanım da, “buna düpedüz adam kaçırmak denir, yetişin komşular, insanlık öldü mü, yazın bunu, gazetelere yazın, televizyonlara verin” diye velveleye verse.

Biraz sonra garson, elinde genişçe tepsisini sallayarak, “çaylar taze, sıcak sahlep var, sinirleri yatıştırır, gerginliği alır, sakinleştirir, sıcak sıcak” diye diye dolaşsa vapuru boydan boya.

Ben elimde bol tarçınlı sıcak sahlebim, tenha bir yer bulsam açıkta. İskelede vapura, bu deli vapura binememiş, ve şimdi salonlarında kimi yerinde duramayan, kimi zaman geçtikçe sakinleşen diğer yolcuları düşünsem. Onlar zannededursunlar, “vapur elbet yoluna döner, kaptan belki acemidir de onun için şaşırmıştır rotayı” diye, bir tek ben bilsem kaptanın asla dönmeyeceğini. Yalnızca ben, tek kaygısız ben olsam koca vapurda.

Delice bir sevinç sarmış olsa kaptanı da. Hani her şeyin başlangıcı korku verir ama yola bir çıktı mı sanki kırk yıldır yaptığı şeymiş gibi gelir ya bazen insana, işte öyle bir kendine güvenle, öyle bir sevinçle, heyecanla sarılsa dümene. Ve bunu yine bir tek ben bilsem. Bilinmeze yol aldığımızı yalnız ben bilsem.

İskelesiz, rıhtımsız denizler aşsak, millerce. Artık hiç umudu kalmasa diğer yolcuların, bildik bir iskeleye bağlayacağız diye. Günlerce böyle devam etse. Hani filmlerde olur ya, bir felaketten beraberce kurtulmuş bir grup insan arasında başlayan arkadaşlıklar olsa; artık kaygı dolu, şikayet dolu cümleler yerine gündelik, sıradan sohbetler edilmeye başlansa.

Sonunda bir limana varsak, gemi iskeleye bağlamadan yanaşıp ayrılsa gene. Bir tek inen ben olsam. Alabildiğine kedi ve deniz kuşu kalabalığı sarmış olsa kenti. Bir de tek tük insanlar, güler yüzlü, kaygısız, işsiz, güçsüz… Vapurdaki şaşkın yolcular pencerelere, açık salonlara koşturup baksalar. Ben kaptana el sallasam yalnız. Bir tek o bilse, olmadığım yerimin burası olduğunu.

Elimdeki sahlebin sıcak buğusu, tarçının kokusu hiç gitmese.

 

Evren’in On Sekiz Günü: 10. Gün ve Diğerleri

Sıcaklık ve onun getirdiği uyuşuklukla, birbirinin tekrarı günler gelip geçti. Birbirinin tekrarı oldukça da uyuşukluk ve bezginlik arttı durdu.

Alelacele kahvaltılar, yol kenarında sabah güneşinden bir avuç gölgeye sığınmalar, durak kaçırma tedirginlikleri, yemek saatleri… Geri kalan günlerini de böyle bir rutinin akışına bırakmış; çoğu zaman da zaptedemediği aklını, sıcaktan eriyen devreleri birbirine kaynamak suretiyle kitlenen beynine hapsetmiş vaziyette geçirdi.

Aynı günler, iş güç aynı, yeme içme aynı. Sıcak hep aynı sıcak, bastırdıkça bastıran. Aynı bekleyiş, aynı heves, heyecan. Dilekler aynı, umut aynı. Keyif aynı, sıkıntı aynı. Aynı su, aynı hava. Yol hep aynı. İndiğin yer, bindiğin yer, kaldırımlar aynı. Koku aynı. Yüzler aynı, sesler aynı.

Az müzik, az film, az kitap. Zaman az, sabır az, akıl fikir az. Sinir az, kavga gürültü az.

Değişiklik iyidir.

İyi.

Ama geçirdi. Bitti. Gün saymak bitti, stres bitti.

Ve biliyordu ki, bu aslında yalnızca 18 günün sonu değildi, bir öykünün sonu idi. 2555 gün önce başlayan bir öykünün sonu idi. Başka öykülere yer açmak için. Değişiklik için.

.

Evren’in On Sekiz Günü: 8. ve 9. Günler

17 Temmuz 2011

İlk tatil günü, teoride.

– – –

Akşam olduğunda o gün üzerine düşündü. Ama bundan bahsetmeye değmez.

Sonra yattı. Uyumuş.

– – –  – – –

18 Temmuz 2011

Bugün de iş hafif geçecekti, zaten beklenen bir durumdu. Onun yerine yapması gereken, birikmiş işlerini tamamlamaya karar verdi. İş yerinde yine yalnız değildi. Ara sıra iş üzerine, çoğunlukla da başka şeylerden sohbet ederek, onun dışında da kendi işleriyle meşgul olarak saatleri saydılar. Beraber bir şeyler atıştırdıktan sonra, ilçe merkezine gidip bazı işlerini halletmeye koyuldu. Tam öğle saatine rastgelmesi pek iyi olmamıştı, ama artık elden ne gelirdi? Bankada sırasının gelmesini beklerken etrafı keşfetme imkanı buldu, bu iş ona bu kadar geniş bir zaman sağlamıştı. Tabii nereden baktığına bağlı olarak. O bunu daha çok zaman kaybı olarak görüyordu. Üstelik sıcak, ah o sıcak!

Biraz canı sıkkındı. Hatta kendini, gittikçe aşağılara doğru çekilen bir moral ve her şeye karşı, adeta vücudunu, tüm varlığını bir kalkan gibi saran bir hiddet haliyle dolmaya başladığını hissediyordu. Bunun nereden geldiğini biliyor ama karşı koymakta zorlanıyordu. Böyle anlarda, tüm yaşama isteğinin, yaşama karşı duyduğu merak ve ilginin yavaş yavaş ama kararlı adımlarla gerilemeye başladığını ve kendini terkettiğini hissediyordu. Sebebi ne kadar önemli olabilirdi ki? Hem üstelik, bir sebebi var mıydı ki, gerçek bir sebebi?

Aslında umudunu kaybetmiyordu, kaybolan umudunu hatırlıyordu. Ne tuhaf. Bazen de bununla tam zıt şeyler düşünür, hatta hisseder ve bütün varlığıyla inanır, o coşkunluk halinin tadını çıkarırdı. Mutluluğu aramasına gerek olmadığını, mutluluğa zaten sahip olduğunu ama bazen onu unuttuğunu ve esas yapması gerekenin onun varlığını kendi varoluşunda hatırlayıp ortaya çıkarmak olduğunu düşünürdü. Nasıl olur da bu iki karşıt şeyi aynı benlik içinde barındırabiliyor ve bazı an birine, bazı ansa diğerine inanıyordu? Biri varsa diğeri olmamalıydı halbuki. Birinden biri, diğerinin hükümranlığına izin vermezdi çünkü. Ama, gelgelelim, bazı anlar biri diğerine ağır basıyor ve hakimiyeti, duygularının hakimiyetini ele geçiriyordu.

Nereden varmıştı yine bu düşüncelere? İlle de bir sebep gerekmezdi ki. Her şey bahaneydi, sebeplerin bir önemi yoktu onun için. Zaten sebeplerin üzerinde durdukça, kafası daha çok karışırdı. Sorular, sorular, sorular… Zihni sorularla dolup taşar, ızdıraptan başka bir şeye yer bırakmazdı. Esas sorun kendi zihnindeydi ona göre. Olayları algılayış biçiminde. Tüm ızdırap kendi zihninde başlayıp, kalbine, tüm yaşam kanallarına ulaşıyor, tüm duyularını ele geçiriyordu.

Hayatta kontrol edemeyeceği şeyler olabileceğini kabul etmeliydi. Kendi hayatını bile tam anlamıyla kontrol edemiyorken, kendini bile tümden anlayamamışken, bir başkasını anlayabileceğini ve ona yetebileceğini düşünmek akıl işi miydi? Bunu ne kadar istiyor olduğunun bir önemi yoktu. Belki en az kendi benliği kadar, bir başka varlığın yaşamına da katkı  sağlamak, kendi ızdırabını yok etmek isteği kadar bir başkasının ızdırabını ortadan kaldırmayı istemek onun için normal bir şeydi. Bunu tüm kalbiyle arzulayabilir, hatta kendi ihtiyaçlarını öteleyebilirdi bile. Ama yine de bunun ne kadar işe yarayacağını asla bilemezdi. Her zaman kendi kontrolü dışında bir şeyler olacaktı. Tek bir iradede, birden fazla varoluşu etkilemek belki mümkündü, eğer böyle bir şey gerçekten olsaydı. Ama ortada birden fazla irade vardı, onun zihninin kavrayamayacağı, imkanlarının yetişemeyeceği iradeler, başka kişilikler.

Yalnızca hayalini kurduğu şeyler vardı. Hâlâ, bıkmadan usanmadan hayal kuruyordu. Umutsuzluğa kapıldığı anlarda bu hayaller devasa şehirlerin yıkıntılarına dönüşüyor, birbirlerine karışıyordu. Sonra tekrar toparlıyor, daha büyük hayaller kuruyordu. Ama bu döngü hep devam ediyordu. Artık buna alışmıştı. Alışmak ne demekse… Alışmak acıyı dindirmiyordu zira. Izdıraba alışılmıyordu. Her şeyin içinde bir umut yine de vardı. Ona kıs kıs gülen, bu hallere düştüğünde adeta onunla alay eden bir umut.

Böyle.

.

Evren’in On Sekiz Günü: 7. Gün

16 Temmuz 2011

Sabah çok erken sayılamayacak bir saatte, uykusunu almış bir vaziyette ama hararetli sabahın kucağına düşmüş olarak uyandı. Kalkar kalkmaz da, hemen duşa attı kendini. Pek beklediği etkiyi sağlayamasa da, biraz rahatlatmıştı.

Kahvaltısını yaptıktan sonra yola koyuldu, bu kez tek başına. O gün yapacak pek fazla işi yoktu, hatta hiç gitmeyebilirdi de, ama oradaki izole çalışma alanı ve sessizliğin yanında, dış dünyaya bağlanmasını sağlayan imkanlarıyla, daha iyi bir seçeneği olamazdı.

Sakin, sessiz ve yalnız bir gün geçirdi. Canı sıkıldı, uykusu geldi hatta. Arada yanına uğrayıp bir şeyler soranlara, o gün yapmadığı işle ilgili “yaptığı” şeyleri anlatmaya çalıştı, bunlara kendisi de inanmasa da. Ama oranın sunduğu imkanları sonuna kadar kulanmakta kararlıydı ve kişisel konforu her şeyden önce geliyordu.

Nihayet eve döndüğünde, yine ilk işi kendini duşun altına atmak oldu. Yine beklediği etkiyi yaratamamıştı duş, zira suyun sıcaklığına pek fazla müdahale etme şansı yoktu. O harareti yüksek havada buharı çıkan bir su akıyordu.

Akşam yemeğine kadar biraz kitap okuyup sonra da kestirdi. Buna pek kestirmek de denemezdi, kendini yalnızca çekime bırakıyordu. Yer çekimine, yatak çekimine, her neyse işte. Hepsi bu.

– – –

Akşam yemeği, çay, izlence, yatmadan önce ev halkıyla mutfak çıkarması.

 

Evren’in On Sekiz Günü: 6. Gün

15 Temmuz 2011

Günler gittikçe birbirine benzemeye başlamıştı, kaçınılmaz olarak. Böyle yerlerde düzen ve kurallar önemliydi ve bu da belli bir rutini beraberinde getiriyordu. Böylesi de onun için daha kolaydı. Fazla bir şey düşünmek zorunda değildi. Yalnızca düzene uymak yeterdi, işini de nasıl olsa yapıyordu. Tabii bu ancak geçici bir süre için katlanılır bir durumdu ve zorunlu bir “birarada yaşama” halinde gerekliydi de.

Günlük programına uymuş ve bezmiş bir şekilde eve varmıştı. Pek yorgun sayılmazdı, hatta bir önceki güne göre son derece hafif geçmişti işi. Ama o sıcak yok muydu! Eve varır varmaz, kendini yatağa bıraktı. Amacı biraz dinlenmekti ama yattığı yerden doğrulamadı, ta ki akşam yemeğine kadar. Başını yastığa koyduğu anda sanki akışkan bir hale gelmiş, sıcaklık ve kendi ağırlığının baskısıyla, temas ettiği her yere nüfuz etmişti. Artık yatakla bir vücuttu. Gündüz uykusunun ayrı bir ağırlığı da vardı. Ara ara daldıkça, bilinci bulanıklaşmaya ve ona tuhaf tuhaf, rüya sayılamayacak hayaller gösteriyordu. Üstelik bazen bu hayalleri kontrol edilebilir rüyalar haline sokup duyularını da harekete geçirmeyi öğrenmişti. Gündüz düşlerinin farklı yanı da buydu.

– – –

Ve her günkü gibi;

Akşam yemeği, çay, dizi (SG Atlantis), kitap okuma.

– – –

Bazı anlar sıcak öyle bastırıyordu ki, artık sıcaklığı hissetmiyor da yalnız üzerine yüklenen tonlarca ağırlığı taşıyor gibi geliyordu. Bu bunaltıdan kurtulmak mümkün değildi. Pencereyi açık bırakarak yatmayı denedi, ama artık hesaplayamadığı bir zaman sonra hâlâ uyuyamamış olduğunu farketti. Bu iyice huzursuz etmişti, üstelik gecenin geç saatlerine kadar yakındaki anayoldan gelen arabaların sesi de iyice güçleştiriyordu uyumasını. Hiç durmayan bir gürültüydü bu. Öyle bildiğimiz şehir trafiği gibi değildi üstelik, yoğun olmasından değil, şosede hızla giden lastiklerin hışımla çıkarttıkları bağırıştı. Kaç defa bir sağına bir soluna döndüğünü de unutmuştu artık.

Neden sonra, kalkıp başucundaki pencereyi kapattı ve tekrar yatağa bıraktı kendini. Nihayet uyumuş olmalıydı, uyanabildiğine göre…

.

Evren’in On Sekiz Günü: 5. Gün

14 Temmuz 2011

Sabah için planladığı erken yoga seansını aksatacağını bildiğinden, aksattı. Başka şeylerde neden bu kadar tutarlı olamadığı konusunun üzerinde durmaya karar verdi. Ama acelesi yoktu tabii, hayat neler getirirdi kim bilir. Bu arada her işte bir hayır vardı elbette, bu tutarllığı ona yarım saatlik bir yatak keyfi kazandırmıştı. Yine yüzü gülüyordu.

Sabırla beklediği iş malzemeleri nihayet akşamdan gelmişti. Şimdi işin zor kısmı bekliyordu, bunları kucaklayıp taşımak. Sıcak hava artık sabahın erken saatlerinde de bastırıyor, atacağı her adımın gözünde büyümesine neden oluyordu. Ama çare yoktu, kucaklayacaktı. Üstelik onca yolu bunlarla katetmek konusunda, daha pratik çözümler önerecek kimse de çıkmamış, bunun sonucunda da notlarını ziyadesiyle almışlardı. Neyse ki yalnız değildi, bir yoldaşı vardı.

– – –

İş günü yoğun geçmiş, bu kez bir yardım eden de bulunduğundan, hem canı sıkılmamış hem de epey ilerleme kaydetmişlerdi. İçine biraz su serpildi, iş planladığından da kısa sürede bitebilirdi. Ama o yine de hemen heveslenmedi, çünkü işinde sürprizlere alışıktı. Ona kalan yalnızca, iyi sürprizler ummaktı.

– – –

Dönüş yolunda otostop. (Mecburen…)

Akşam yemeği.

Bahçede fotograf çekimi.

Çay içimi.

Dizi keyfi.

Uyu!

Evren’in On Sekiz Günü: 4. Gün

13 Temmuz 2011

İyi bir uyku çekmiş, sabaha kocaman bir “Merhaba”yla başlamıştı. Bu, yatağın onu geri çağırmadığı anlamına gelmiyordu elbette. Ama zorunluluklar, sorumluluklar; uzun, yorucu, sıcak günler bekliyordu.

Hafif bir kahvaltının ardından, bahçede küçük bir gezinti yaptı. Bahçenin orasında burasında, artık kullanılmayan yapılar vardı. Burası bir köydü demiştik, bu kullanılmayan yapılar da eski ahırlardı. Üzerlerindeki kiremitlerin ağırlığına karşı son bir gayret omuz veren eskimiş tahtaların arasından yer yer ışık sızıyordu. Her yer temizlenmiş, bir zamanlar burada günlerini doldurmuş sakinlerinden neredeyse hiç bir iz kalmamıştı. Duvar diplerindeki yemlikler ve binanın tabanını boydan boya gezen arklara göz gezdirdi. Bir iki derin iç çekişten sonra kendini eşiğin dışına attı. Bir ahır insana hüzünlü gelir miydi? Ona geldi.

Zaten her şeyde hüzünlü bir yan bulmak için aranıp dururdu. Artık bu sıradan bir hal almıştı onun için. Yine de bu onu gülümsemekten alıkoyamıyordu. Hüzün, ona insan olduğunu hatırlatıyordu. Tattığı en insani duygulardan biriydi. Gülümsemesi ve o buruklukla birlikte gelen saf mutluluk haliyle, tamamlandığını hissediyordu.

Sıcak sabahın, serinmiş gibi yapan bir gölgesinde, kendini çalışacağı yere götürecek aracı beklemeye koyuldu. Şosede ilerleyen arabalar suratına taş fırlatmasın diye yalnızca dua edebiliyordu. En sonunda sağasalim yola koyulmayı başarmıştı. Bunda ettiği duaların mı, şansının mı yoksa hiç kafasının basmadığı doğa kanunlarının mı etkili olduğunu asla bilemeyecekti.

Neyse ki çalışacağı yerde, kendini kısmen izole edebileceği ve yine minimum düzeyde ilişki kurabileceği bir yer ayırmışlardı ona. Bundan gayet memnundu. Yalnız canını sıkan tek şey, üzerine zimmetlenmiş odaydı, içindekilerle beraber. Bu da ona, işini bir an önce bitirip teslim etmesi için yeterli motivasyonu sağlamaya yetiyordu. Başını derde sokmaya hiç mi hiç niyeti yoktu.

Akşamı yine çay faslı sonrası dizi keyfi yaparak bitirdi. Uzun zamandır yapmayı planlayıp da hep aksattığı yogasına da ufak ufak başladı. Nicedir son derece durgun olmasına rağmen, vücudunun bunun tam tersi, son derece esnekleştiğini farkedip sevindi. Tüm bunlardan sonra artık güzel bir uyku çekmeyi hakediyordu. Kendi kendine iyi geceler diyerek, her zamanki gibi hayaller kurarak uyumaya çalıştı. Sonra, uyumuş.

- - -

Önceki yazılar:

1. Gün. /2. Gün. / 3. Gün

Özgün içerik: 33009F20E56E8A50600F17779D59BCFDBA8E61AA

Evren’in On Sekiz Günü: 3. Gün

12 Temmuz 2011

Sıcaklığın, bunaltıcılık ve bezdiricilik konusunda gitgide ustalaşmasına; içindeki tembel ruhun, inadına uykuya, biraz daha uykuya, yatak keyfine meyletmesine rağmen yeni bir günün eteklerinde buldu kendini. Şimdi o melun sıcağa yenilmeden, kendini kaybetmeden, günün eteklerinden yukarı tırmanmaya koyulacak, macerasına kaldığı yerden devam edecekti.

İşine başlaması için gereken şartların olgunlaşması daha ne kadar zaman alacak merakla bekliyordu. Keyfi yerinde de olsa, ya da belki daha doğru tabiriyle, keyfini kaçıracak bir şey olmasa da, burada uzun süre kalmak niyetinde değildi. Rüzgar durmadan esiyordu ve o da, mevsim geçmeden, o savurgan rüzgarlardan birini yakalayıp savrulmak istiyordu bir yerlere. Dümeni elindeydi, rüzgarı da rotaya çevirirdi evelallah!

Gün ilerledikçe bazı şeyler netleşmeye başladı. Geçici diye beklediği düzen kalıcı hale geliyordu. Geri kalan günlerini o esintili köy evinde geçireceğini öğrenince biraz rahatladı. Şartları biraz kısıtlı da olsa, kısa bir süreliğine böyle izole bir hayat hoşuna gitmiyor da değildi. Biraz zorluk, daha fazla uğraş ve sonunda alınacak meyveler…

Yeni insanlarla da tanışma fırsatı buluyordu kaçınılmaz olarak. Kendini genel olarak soğuk ve asosyal bulsa da, mecburi durumlarda kurduğu ilişkilerde kendini tanıma fırsatı da yakalıyordu. Zorunlu sosyallik diyordu buna. Çalştığı ya da kısa süreli kaldığı yerlerde birarada bulunmak zorunda olduğu hatta bazen odasını paylaşmak zorunda olduğu insanlarla kurması gereken asgari düzeydeki ilişkiydi bu. Her seferinde ürkerdi bundan, ama içten içe zevk de alırdı. Çünkü bir bilinmezdi onun için bu tür başlangıçlar. Kâr zarar hesabı yapmasını da gerektirmeyecek hallerdi aslında. Karşısına ne çıkacağını asla bilemezdi. Bazen kalıcı dostluklara dönüşecek bazen de hatırlaması bile tüylerini ürpertecek tanışıklıklar çıkardı karşısına. Hepsini olduğu gibi kabul ediyordu ve kendi halinde, suya sabuna dokunmaz halini takınıyordu. Bazen o keşfediyor bazen de o keşfediliyordu. Evet, daha önce de dendiği gibi, kendini tanıma fırsatı bulduğu durumlardı bunlar, bir fırsattı.

Çoğu zaman merak ederdi, “acaba insanlar da beni, benim kendimi bulduğum kadar soğuk buluyorlar mı” diye. Ya da yabani, evet yabani, bu sözcükte bir çekicilik bile buluyordu. Belki de ondan korkuyorlardı. Belki bazen beş karış suratla geziyor ve farketmiyordu. Genelde de, tam tersi, edindiği izlenim, insanların ondan hoşlandığı yönündeydi. Ama ya bunu ona söylemekten kaçınıyorlardı ya da birileri onu fena halde kandırmıştı.

Peki ya gerçekten onun kalbine inmeyi başarmış olanlar? Ama onlar bir elin parmağını zor geçerlerdi. Onlara derdini anlatmaya çabalamaz, yalnızca gözlerine bakması yeterli olurdu. Her şey yalnızca bundan ibaret, bu kadar kolay olabilir miydi gerçekten? İlk görüşte aşkla hiç karşılaşmamıştı ama ilk görüşte dostlukları olmuştu. Ama bu da bir çeşit aşk değil miydi ki zaten? Bir kavramın, yeryüzündeki insan nüfusu kadar çeşitli tanımı bulunabilirdi. O da kendi tanımını yapıyordu işte, hiçbir otoriteye, bir ekole ya da guruya ihtiyacı yoktu.

Aşık olduğu zamanlar yoktu, sürekli aşkla yaşayıp arada bunu unuttuğu zamanlar vardı. Bu fikir aklına yerleştiğinden beri, yine kendini kandırmanın ya da da avutmanın bir yolunu bulup bulmadığı da takılıyordu kafasına. Çünkü bu düşünceye göre, aşk arayışı da anlamını kaybediyordu. Aşkı aramak, enerjisini buna harcamak zorunda değildi. Hatırlaması gerekiyordu yalnız, içindeki bariyerleri kaldırmak ve bırakmak. Ah ama bu her zaman bu kadar kolay değildi, en azından söylendiği kadar. Adeta bir afyon gibiydi bu düşünceler, sanki onu esas gerçeklikten koparan. Ama ille de böyle olmalıydı, her şey o kadar da çetrefilli olmamalıydı. Yoksa bu hayata birilerinin, hiç bilmediğimiz güçlerin eğlencesi olarak mı gelmiştik?

Mutlu olmalıydı, mutlu! Hakettiği buydu.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün. /2. Gün.

Özgün içerik: AFE1183E7314B6E008E13CCA588D6558959462F0

Evren’in On Sekiz Günü: 2. Gün

11 Temmuz 2011

Neden sonra, uyumuştu. Bunu ancak uyandığında anladı. Ama bu uyanış yine de tam bir uyanış değildi. Gerçekten sıhhatli bir uyku çekmiş miydi yoksa yalnızca kendinden mi geçmişti, bunu ancak günün ilerleyen saatlerinde anlayabilecekti.

Her ne kadar burayı tüm şartlarına rağmen çok sevmiş olsa da, çalışmalarını yürüteceği yere uzak olduğundan, ancak misafirdi şimdilik. Hatta bir an önce asıl kalacağı yerin belli olmasını diliyordu. Çünkü geçici bir süreliğine de olsa, yerleşik bir düzen kuracaktı kendine. Geçici de olsa, her yerin kendi düzeni olmalı, gerekli konfor sağlanmalıydı ona göre.

Ama işler planlandığı gibi gitmeyecekti, planlanan çoğu şeyde olduğu gibi. Aslında pek de öyle kesinlikle planlanmış bir şey yoktu, daha çok bir arzuydu bu. Çünkü böylelikle biraz olsun yalnız kalma fırsatı olacaktı. Nispeten kendi ouşturduğu bir düzenin serbestliği içinde, günlerini dolduracaktı.

Şimdilik bu düzenin, bir iki gün gecikmeli gelse de, sonunda geleceğini biliyordu. Ama tekrar o püfür püfür köy evine dönmekten de şikayetçi değildi. Aynı zamanda, işe başlayacağı günün gecikmesi, ona az biraz tembellik yapma fırsatı veriyordu. Bu zaten her zaman yapabildiği bir şeydi ama hep alışık olduğu yerden bütünüyle farklı bir yerdeydi şimdi.

Buradaki insanları sevmişti, eğer işine bu evde devam etmek zorunda kalsaydı da bir şikayeti olmazdı. Hatta diğerlerine nazaran daha başına buyruk bir işi olduğundan da, kendini son derece özgür hissediyordu. Keyfi yerinde gibiydi.

Hep böyle diyordu evet, gibiydi. Öyle gibiydi, şöyle gibiydi… Her zaman, tam bir kesinlikle emin olmamaya alışmıştı. Kendini buna alıştırmış gibiydi. Kim bilir, sonuçlara alışması daha kolay gibi mi geliyordu, hiç bilmiyordu. Hiç emin değildi.

Yemek saatleri dışında, kendini hep, boyaları yer yer dökülmüş sarı duvarlı odada buluyordu. Orası dışında her yer, kendini gündelik hayatın akışına kolayca bırakabildiği yerlerdi. Ama orası, o oda… Orada yalnızca gün sayıyordu. Bazen yatağına uzanıp, gözlerini duvarlarda, tavandaki izlerde gezdirip zihnini dağıtmaya çalışıyor, ama yine de düşüncelerden alamıyordu kendini. Sanki sabırsızlığı bu odada saklanıyor, kendisiyle başbaşa kaldığı bu nadir anlarda, hep buradan ayrıldığı günü hayal ediyordu.

– – –

Böyle yerlere geldi mi, gözü hep meyve ağaçlarında olurdu. Burası da sanki onun bu merakını biliyor, her adımda önüne türlü çeşitli meyve ağaçları çıkartıyordu. Dut ağaçları, hatta karadut ağaçları, incirler, erik, armut ve ceviz ağaçları… Her birini gördükçe gözü dönüyor, dili dışarı fırlayayazıyordu.

İkinci günün akşamına da varmıştı. Yine serin, rüzgarlı bir akşamda, semaverde demlenmiş çayını herkesle beraber yudumlayıp sohbete katıldı. Bütün bir gün zaman kavramı üzerine düşünmüştü yine, zaman algısının değişmeye başladığını. Güne erken başlamak gün hiç bitmiyormuş gibi hissettirirken, akşam olup da hava karardığında ve insanların yüzlerinde yorgunluk izlerini gördükçe “ne çabuk akşam oldu yine” demekten de kendini alamıyordu. Bu öyle garip bir durumdu işte, her daim de böyle olacaktı, çok kurcalamaya gerek yoktu.

Yaşıyordu işte. Bu, buram buram değilse bile, biraz zorladıkça kendini bir Anadolu kasabasında hissettiren o hisse tutunmak daha çok işine geliyordu. Hep özlediği ya da beklediği, veya ona hep kitaplarda sunulmuş haliyle, bu diyarlar, gerçekliklerinin dışında bir malihülya yaşatıyordu. Varsın olsundu. Nasıl olsa hayal gerçek, hepsi birdi insan isterse. Zamanla her şey olurdu; bir tutam huzur, bir avuç mutluluk, hepsi. Onlar gelmezse, onlara gitmek gerekti.

İşte bu, pek de yorucu sayılmayacak ama sıcaklığıyla yeterince bezdirici olmayı başarmış günün sonuna doğru, kendini bu düşüncelerin kucağında, uykuya teslim olmak isterken buldu. Bu isteği de hemen öyle, şıp diye gerçekleşmeyecekti.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün

Özgün içerik: 37E3D5816D889388EF64A8F0FC76F10D227430E9