Mini Öykü #1

Gitmekle gitmemek arasında gitti geldi. Her zaman, iki seçenekten fazlası olmasını dilerdi önünde. Yalnızca iki seçenekten birinde karar kılmak en zoruydu. “En az üç olmalı” diye düşünürdü. Fakat “hiçbiri” ve “hepsi” hariç.

.

Kahrolsun Masallar!

“Şu insanlara hiçbir şey çok değildir”, diyor Sait Faik. Bunu diyen birinin son derece insancıl tabiatlı biri olduğunu söylemek çok zor olmasa gerektir. Hele söz konusu Sait Faik olunca, benim için bunu kabul etmek daha da kolaylaşır.

Bir de kendime dönüp bakıyorum; aslında kendimi de son derece insancıl görürüm, genel olarak. Ama iş Sait Faik’in bu sözüne gelince, her ne kadar buna içtenlikle katılmayı istesem de, tam bir inançla söylemekte zorlanırım. Zannettiğim kadar insancıl olamadığımı hatırlatıyor sanırım bu bana. Ancak kısmen katılabiliyorum. Mesela diyorum ki, “bazı insanlara hiçbir şey çok değildir”. Bu “bazı insanlar” muhakkak iyi insanlar olmalılar ki iyi şeyleri haketsinler. Ama geriye kalan bazılarına ise her şey, pek tabii ki, çok gelebilir.

Yani kendini son derece insancıl olarak addeden ben bile, bazı insanların iyi, bazılarınınsa kötü ve iyilik-kötülük derecesine göre de, hakettikleri şeylerin farklı olduğuna dair hüküm verebiliyorum.

Ama belki de bu sözü ta başından yanlış değerlendirdim. Hatta iki şekilde yanlış değerlendirmiş olabilirim. Birincisi; Sait Faik de aslında bu sözü söylerken, ille de olumlu bir anlamı kastetmemiş olabilir. Onun dediği “hiçbir şey”in içinde, iyi şeyler olabildiği gibi kötü şeyler de mevcuttur belki. Yani diyordur ki aslında, “şu insanlar ki, hem haklı hem haksız, bazen kötü bazen iyi; yaşamları boyu bir iyi bir kötü derken, ne görüp geçiriyorlarsa hepsini hakediyorlar.” Bu yüzden hiçbir şey çok değil. Az bile! İkincisi; şu insanlardan kastı, yalnızca iyi insanlardır. O zaman, tıpkı benim yaptığım gibi, kendince iyi ve kötüyü, iyiyi hakedenle haketmeyeni ayırmıştır. Zaten benim bu yazımın çıkış noktası olan söz konusu öyküde yazar, nahiyede kolej tahsili yapmış, Fransızca, İngilizce lisanlarını dili gibi bilen; nahiye müdürüyle senlibenli konuşup, erkeklere fikir, kadınlara nasihat veren bir hanımın, elektrik kesintisinden muzdarip nahiye halkını kastederek “şu insanlara karanlık çok bile!”  demesi üzerine söylüyor bu lafı. Ama neme lazım, hanıma da duyurmadan bizim kulağımıza fısıldıyor. İşte orada sözü edilen “şu insanlar” da, yazarın gözüyle, “posbıyıklı Rum balıkçılar, çıplak bacaklı sıska çocuklar, gırtlakları bir karış dışarıya fırlamış Kürt hamallar, doksanlık Rum kadınları, ben, sen, posta müvezzii, o bakkal çırağı“dır. Yani tam şu dakika, benim bile insancıllığımdan nasibini alacak bir ahali.

Belki de bir yerde hataya düşüyorum yine. Bu cümleyi, Sait Faik’in insancıl olduğuna dair üzerimde bıraktığı izlenimi fazla abartıyorum. Peşin peşin herkese, nedensiz, bağlamsız bir sevgi duyuyordu sanıyorum. Hadi diyelim, belki de öyleydi. O zaman da, bir an için, “onun yaşadığı dönemde insanlar, ilişkiler, toplum, her şey daha temizdi, daha az yozlaşmıştı, daha çok sevgiye layıktı, öyleyse gelsin bir de şimdi yaşasın” deme hatasına düşebilirim. Kendi kendime sürdürdüğüm bu zihin kovalamacasında, dedim ya bir an için, bu düşünce aklımdan geçmedi değil. Ama biliyorum ki bunu sırf kıskançlıktan dedim. Üstelik, yine bir an için, o yıllarda insanlığın iki dünya savaşından henüz çıktığını da görmezden gelerek dedim. Ki bu dünya savaşları, o günün insanının zihninde, vicdanında yer etmiş tarihin içerdiği, hepsi de insan elinden çıkmış çirkinliklerin, vahşetlerin, insanlık dışı muamelelerin çok küçük bir kısmıydı. Kendi yaşadığım zaman aralığını düşünürken de bu saydıklarımın üzerine bir 50-60 yılın içeriğini de eklediğimden, fazladan sebeplerim oluyor haliyle, halimden şikayet etmek için. Ama travmalarımızın hesabını, birbirimize savaş yaralarımızı göstererek ölçemeyiz herhalde. Ve tabii ki, her insanı da yaşadığı zaman ve koşullar içinde değerlendirmek gerek. Sonuç olarak, ben bugünüme baktığımda, her şeye rağmen o yılları kıskanmıyor değilim, yargılarımı da ister istemez buna göre yapıyorum.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, sanırım hepimizin gönlünde, “keşke o zaman yaşasaydım” dediği bir altın çağ yatıyor. Zaten ben de, açıkça anlaşılacağı gibi, yaşadığım çağdan memnun değilim ve o zamanlara biraz da kıskanarak bakıyorum. Bir kere sevdiğim, ilham aldığım, öykündüğüm insanların büyük bir çoğunluğu o yıllarda yaşamışlar, bundan iyi sebep olur mu? Bu yüzden de, o zamanlar insanları sevmenin, tam anlamıyla insancıl olmanın daha çok mümkün olduğu fikrine kapılıyorum. Ya da yanılgısına demeliyim.

Bugün artık dünya öyle kirlendi ki. Kirlettiği bu dünyayla birlikte insanlık da öyle kirlendi ve insanlığından çıktı ki, iyi şeyleri hakedenler gittikçe azaldı. İnsancıllık, ancak kendi öznel yargımla tespit ettiğim, o “iyi insanlar”a gösterilecek sınırlı bir erdem haline geldi. Halbuki insancıllık dediğin, koşulsuz, nedensiz herkese gösterilmesi gereken bir şey değil midir? Şuna karşı insancılım, buna karşı değilim denir mi?

Burada da bir yanlışlık var işte, her şeyde olduğu gibi.

– – –

Bana bu satırları yazdıran, “Tüneldeki Çocuk“un ardından, bir sonraki “Ketenhelvacı” öyküsünde, sanki bana yanıt verir gibi bakın neler demiş cânım Sait Faik:

Dünyanın öyle müthiş günlerinde yaşıyoruz ki… Sonra o İstanbul denilen şehir nedir? Eskiden sapa semtlerde bazı küçücük dükkânlar görür, sahiplerinin 5 kuruşluk zeytinyağı, 100 paralık sirke ve 7 kuruşluk gazyağı alan müşterilerinden memnun olduklarını düşünürdüm. 

Bugün İstanbul’da herkes ihtikârla (vurgunculuk) meşgul, harp bütün dünyada. Yine İstanbul sokaklarında bir ketenhelvacı!

1942 senesi eylül ayında gazeteler, ihtikâr havadisleriyle intişar eder dururken, İstanbul sokaklarında, arkaları yenmiş lastik ayakkabılarıyla bir ketenhelvacının mevcudiyetini düşünmek, insanı masalların memleketine sürüklüyor. Masalların kötü, aldatıcı, yalancı, hain memleketine. Kahrolsun masallar!”

Özgün içerik: B46C7CB3093199802740B85FD672F0093A7ACEC8.

Yataklara Veda

Yolculuğa çıkmanın hep hüzünlü bir yanı vardır, giden için de geride kalanlar için de. Uzun süreli de gidilse, kısa süreli de olsa farketmez. Yol, yolculuk belirsizliklerle doludur. Hele ki uğurlayanlar, yani geride kalanlar için. O yüzden hüznün yanında biraz tedirginlik de kaçınılmazdır.

Bazen de nesneler kalır geride. Eğer kendi evimden bir yere gidiyorsam, son anda evden çıkmadan baktığım tek şey yatağımdır. Evet, yatağım. Yolculuğa çıkacağım zaman beni, en çok değise bile, çokça hüzünlendiren şeydir yatağım. Nesneler arasında diyelim bari, şimdi insanları bir yana bıraktık, bu yazının da konusu gereği. Yoksa o çok daha çetrefilli bir konu.

Yatağım mutlaka derli toplu kalmalıdır. Hem de en son içinden çıktığım gibi, beni içine almış o yatak , çarşafım, yorganım, yastığım öylece beni bekler olmalı. Evden çıkarken onunla mutlaka vedalaşırım. Biraz bakışma… ve göz göze geliriz, sonra ben arkamı döner giderim.

Bu hüznün içinde ise bu kez uğurlayanın değil gidenin tedirginliği vardır. Kendisine pek de itiraf edemediği bir tedirginlik. Yolculuk ne kadar heyecan verici olursa olsun, yine de bir bilinmezdir. En basit, güvenli yolculuk bile bir serüvendir. Yolda sizi nelerin beklediğini bilemezsiniz. Ben de, kendi kokumun sindiği, benden izler taşıyan o örtülü yuva, beni bir kez daha kollarına alacak mı bilemem.

Bu yüzden, onunla ayrılışım hep böyle hüzünlüdür.

Ama, en zoru değildir yine de, ayrılışların.

Düşünüyorum da, acaba karavan tutkumun bununla bir ilgisi olabilir mi. Malum, yatağı da berberinde götürebilir insan o zaman.

.

Ah Canım Yeni Yıl, Sen Ne Şeker Şeysin Öyle

Madem yıl olmuş bu yıl, yani yeni bir yıl, öyleyse iki çift laf edelim değil mi? Selamsız sabahsız geçmek olmaz şimdi. Alınır malınır, mazallah.

Hani biz kutluyoruz ya yeni yılı, böyle ışıklar, allı güllü, rengârenk süsler, ıvır zıvırlarla etrafı şenlendiriyoruz; bana biraz gelecek olan yıla yağ çekiyormuşuz gibi geliyor. Arada temennilerimizi, gelecek yıldan beklentilerimizi vs. dile getiriyoruz. Bunu da sanki gözüne sokarcasına, patır patır havai fişeklerle falan elaleme duyuruyoruz. Hani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali. Gelin de burada, tabii ki yeni yıl oluyor, ışıl ışıl parıltılı harflerle her bir yere adını işlediğimiz yeni yıl.

Halbuki zaman geçiyor, insan biraz üzülür değil mi? Hem de insan bazen yeni yılın hangi ara eskiyip bir yenisinin geldiğini bile idrak edemiyor, öylesine çabuk geçiyor. Ama yok, zaman geçse de umutlar tükenmiyor. Geçen yılların hüsranını orada bırakıp, küllerimizden doğacağız diyoruz. Hemen yeni geline sarılıyoruz. Biraz riyakarca değil mi? Değil mi? Öyle ama be! Bence öyle. En azından kutlama kısmı öyle, ben anlamam.

Başka bir sürü şeyi kutluyoruz, tamam. Doğum günü, yıl dönümü vs. Ama onlar farklı. Mesela birinin doğum gününü kutlarken ne diyoruz, “iyi ki doğdun” diyoruz. Orada sevdiğimiz birinin dünyaya gelişine dair sevincimizi ifade ediyoruz. Yıl dönümleri de öyle, yine her neyin yıl dönümüyse, onun gerçekleşmiş olmasından doğan memnuniyetimiz söz konusu.

Ama yılbaşı öyle mi ya? Bir kere gidene bir saygı göster. “Ben ne yaptım senin için de, sen de bana ne verdin” de. Hemen ona sırtımızı dönüyor, yenisine başlıyoruz yağ çekmeye. Ve bir yılın ardından, aynı akıbet onun başına da geliyor. Bu hep böyle devam ediyor.

Ama size bir şey söyleyeyim mi, hevesinizi kaçırmak gibi olmasın ama, bu 2012’nin var ya, zerre kadar umrunda değiliz. Bizim bu ortalığı velveleye verişimiz falan, onun bir kulağından girip öbüründen çıkıyor. “Eh, bir dahakine kısmet” demeyin, çünkü onların da umrunda olmayacak.

Yarın pazartesi, yeni yılın ilk iş günü ya- kusura bakmayın, hatırlattım böyle pazar pazar ama, zaten saat geç, çoktan o sendrom ele geçirmiştir bir çoğunuzu- işte o da bir öncekiyle aynı olacak. Belki bir iki sefer, yıl hanesine 2011 yazacaksınız dalgınlıkla, telaşa kapılmayın, karalayın üstünü, 2’yi yazın onun üstüne. O kadar, bir şey yok yani, aynı.

Yalnız şunu eklememe izin verin. Bu öyle göründüğü gibi karamsar bir yazı değil. Tam aksine, aslında ben de büyük beklentiler ve üstüste yığılmış planlarla giriyorum bu yeni yıla. Ama biliyorum ki, hiçbir yeni yılda keramet yok. Esas mühim olan, her yeni yılı şereflendirmek ve kendimizden bir iz bırakabilmek için bizim ne ürettiğimiz, ona ne verdiğimiz. Bırakalım yeni yıllar bizi kutlasın.

– – –

Bu arada ne çok yeni yıl dedim, hadi hayırlısı.

.

Uçsuz Bucaksız Bir Azınlık Doğmuş Bu Memlekette

Hep bahsi geçer ya hani tarihte, yedi yıllık kuraklık ve ardından gelen yedi yıllık bolluk dönemleri vardır. Kimileri de insan ömrünü yedi yıllık evrelere bölerler. Bu yedi yıl önemli bir şeydir yani. Ya da birileri bir önemdir vermiş, ayırmış, bölmüş; ben de onu aktarıyorum. Geleceğim nokta da şu efendim, müzik piyasası mı dersiniz, Kadıköy sokakları mı, yoksa azınlıkta kalmış bir dinleyici kalabalığı mı, işte onların özlemle geçen yedi yıllık döngüsü bitti geçtiğimiz günlerde. Kesmeşeker’in yeni albümü çıktı.

Şimdi tabii bu dönemi de ben yedi yıllık döngüye bağladım ama kıtlık-bolluk dönemine benzetmeyeceğim. Zira bu geçtiğimiz yedi yıllık zamanı, genişçe bir külliyatla bolluğa çevirmesini de bildik, dinleyici olarak.

Farkındayım aslında, üzerinden bir on gün geçti bile. Ama ben gidip bir mağazadan, sıcak sıcak, etli butlu cd’sini almak istediğimden ve bu süre zarfında “köyden” dışarı çıkmadığımdan; yeni albümü dinlemek için de, bu yazıyı kaleme almak için de bekledim, sabrettim. Şu satırları karalarken bile hâlâ albümü dinlemediğimi belirtmek isterim.

– – –

Kadıköy’deyim. Kahvemi yudumluyor, yüksekçe bir yerden Kadıköy sokaklarını seyrediyorum.

Kesmeşeker biraz Kadıköy’dür. Yok, Kesmeşeker her şeydir, ama aynı zamanda Kadıköy’dür. Bu yüzden, biraz hakkını da vermiş olayım diye- Kesmeşeker’den çok Kadıköy’ün belki- geldim, burada alayım dedim yeni albümü elime. Biraz da ritüel insanı olduğum için belki.

Gelir aklıma bazı an, Kadıköy mü Kesmeşeker’e yakışır, yoksa tersi midir, diye. Misal, karşı yakada olmaz da olmaz kimi güzelliklere kucak açtığı gibi, Kesmeşeker’i de öyle bağrına basmıştır Kadıköy. O yüzden Kesmeşeker biraz Kadıköy’dür.

– – –

O, uçsuz bucaksız azınlıktır. Onlardan birini görseniz tanımazsınız belki ama nerede karşınıza çıkacağı da belli olmaz. Uçsuz bucaksız azınlık da birdir, benim gönlümde. Tam albümü almış dükkandan çıkarken mesela, kulaklarınıza bayram ettiriverir, Cenk Taner sesiyle.

Ve Kesmeşeker her şeydir. O, soyu asla tükenmeyen ama ezelden beri de inadına nadir bulunan bir bitki gibidir, bir çok derde deva. En çok da yalnızlığa, biraz da kalabalıklılığa, azlığa, çokluğa, anlaşılmamaya, çok anlaşılmaya. Onunla umutsuzluk yasaktır. Onunla,  insanlara karmaşaya tahammül etmek daha kolaydır. Çünkü bunlar olağan durumlardır. Bir şeyler olacağı belliyse eğer, tutar bizi düşmeden. Aşkımız olur, dostumuz olur, günlerimizin nuru olur. Acıların kralıdır, bu kusursuz cinayetler çağında. O, eyersiz atlara binmek gibidir, gayet yalın, gayet çıplak. Yaşamak bazen sabır istese de, kalbi kırıklar bankasında, eh ne de olsa tek kişiyizdir  biz hâlâ, onunla. Ama zaten, böyle şeyler işte. Kral ölse, şehir düşse bile, iyidir iyi.

Hülasa bizim, gerçekten özleyince, tüm tercihimiz Kesmeşeker‘den yanadır.

Hadi şimdi izninizle, siz bunu okuyadurun, ben kulaklarımı şenlendireyim.

Hadi kaptan, seninleyiz memlekette!

– – –

Bu ve bu da ilginizi çeker mi ki?

.

Defterle Konuşma

Çizgisiz olsaydın eğer,

Kendim dizerdim satırları,

Dize dize.

Bana nereden başlayıp nerede duracağımı,

Kafamı nereye yaslayıp,

Elimi kolumu nereye dayayacağımı

söyleme.

Usul usul lafımı dinle.

O kadar!

.

Ben Nerede Değilsem…

Yarın evden çıksam, vapura binsem, her zamanki gibi. Vapur kopartsa palamarı, hızla ayrılsa iskeleden, sürme iskeleler denize düşse, bekleyen yolcular arsından bir tek ben binebilmiş olsam vapura. Öyle bir lodos olsa ki, bana hiç dokunmasa ama vapuru da yolundan şaşırtsa. Sonra sakinleşse rüzgâr, sakinleşse deniz, dalgalar. Tam herkes rahat bir nefes almaya hazırlanmışken, bilinmeyen bir istikamete çevirse başını vapur.

Kaptanın kafası o gün bir şeye bozulmuş olsa mesela. “Yetti be!” dese, “başlarım iskelenize de, tarifenize de, Marmara’nıza da”. Kırsa dümeni rastgele, kimse bilmese, bir tek o bilse. Hatta o bile bilmese. O kadar tepesi atmış olsa.

Herkes şaşkın şaşkın pencerelere, açık salonlara koştursa, ne oluyor diye. “Nereye gidiyoruz?” deseler. “Kaptan yolu şaşırdı” dese biri. Bir diğeri, “lodos başına vurdu kaptanın herhalde” dese. Bazı çok bilmişler, “hadi ne duruyorsunuz, dayanalım kapısına, bir bir soralım bunun hesabını” deseler. Mahallede çenesi düşüklüğüyle tanınan bir hanım da, “buna düpedüz adam kaçırmak denir, yetişin komşular, insanlık öldü mü, yazın bunu, gazetelere yazın, televizyonlara verin” diye velveleye verse.

Biraz sonra garson, elinde genişçe tepsisini sallayarak, “çaylar taze, sıcak sahlep var, sinirleri yatıştırır, gerginliği alır, sakinleştirir, sıcak sıcak” diye diye dolaşsa vapuru boydan boya.

Ben elimde bol tarçınlı sıcak sahlebim, tenha bir yer bulsam açıkta. İskelede vapura, bu deli vapura binememiş, ve şimdi salonlarında kimi yerinde duramayan, kimi zaman geçtikçe sakinleşen diğer yolcuları düşünsem. Onlar zannededursunlar, “vapur elbet yoluna döner, kaptan belki acemidir de onun için şaşırmıştır rotayı” diye, bir tek ben bilsem kaptanın asla dönmeyeceğini. Yalnızca ben, tek kaygısız ben olsam koca vapurda.

Delice bir sevinç sarmış olsa kaptanı da. Hani her şeyin başlangıcı korku verir ama yola bir çıktı mı sanki kırk yıldır yaptığı şeymiş gibi gelir ya bazen insana, işte öyle bir kendine güvenle, öyle bir sevinçle, heyecanla sarılsa dümene. Ve bunu yine bir tek ben bilsem. Bilinmeze yol aldığımızı yalnız ben bilsem.

İskelesiz, rıhtımsız denizler aşsak, millerce. Artık hiç umudu kalmasa diğer yolcuların, bildik bir iskeleye bağlayacağız diye. Günlerce böyle devam etse. Hani filmlerde olur ya, bir felaketten beraberce kurtulmuş bir grup insan arasında başlayan arkadaşlıklar olsa; artık kaygı dolu, şikayet dolu cümleler yerine gündelik, sıradan sohbetler edilmeye başlansa.

Sonunda bir limana varsak, gemi iskeleye bağlamadan yanaşıp ayrılsa gene. Bir tek inen ben olsam. Alabildiğine kedi ve deniz kuşu kalabalığı sarmış olsa kenti. Bir de tek tük insanlar, güler yüzlü, kaygısız, işsiz, güçsüz… Vapurdaki şaşkın yolcular pencerelere, açık salonlara koşturup baksalar. Ben kaptana el sallasam yalnız. Bir tek o bilse, olmadığım yerimin burası olduğunu.

Elimdeki sahlebin sıcak buğusu, tarçının kokusu hiç gitmese.

 

Öldürürsün Zamanı

Hayat seni yaşar. Hayat seni harcar. Sen yaşıyorum sanrısında, bir ara sokakta, bir köşe başında, kovalarsın hayatı. Bir hayta kedi gibi, kovalayan kuyruğunu.  Aramakla yaparsın sen de hatayı. Harcarsın hayatı. Öldürürsün zamanı.

Sahi, saçma neydi?

.

Evren’in On Sekiz Günü: 10. Gün ve Diğerleri

Sıcaklık ve onun getirdiği uyuşuklukla, birbirinin tekrarı günler gelip geçti. Birbirinin tekrarı oldukça da uyuşukluk ve bezginlik arttı durdu.

Alelacele kahvaltılar, yol kenarında sabah güneşinden bir avuç gölgeye sığınmalar, durak kaçırma tedirginlikleri, yemek saatleri… Geri kalan günlerini de böyle bir rutinin akışına bırakmış; çoğu zaman da zaptedemediği aklını, sıcaktan eriyen devreleri birbirine kaynamak suretiyle kitlenen beynine hapsetmiş vaziyette geçirdi.

Aynı günler, iş güç aynı, yeme içme aynı. Sıcak hep aynı sıcak, bastırdıkça bastıran. Aynı bekleyiş, aynı heves, heyecan. Dilekler aynı, umut aynı. Keyif aynı, sıkıntı aynı. Aynı su, aynı hava. Yol hep aynı. İndiğin yer, bindiğin yer, kaldırımlar aynı. Koku aynı. Yüzler aynı, sesler aynı.

Az müzik, az film, az kitap. Zaman az, sabır az, akıl fikir az. Sinir az, kavga gürültü az.

Değişiklik iyidir.

İyi.

Ama geçirdi. Bitti. Gün saymak bitti, stres bitti.

Ve biliyordu ki, bu aslında yalnızca 18 günün sonu değildi, bir öykünün sonu idi. 2555 gün önce başlayan bir öykünün sonu idi. Başka öykülere yer açmak için. Değişiklik için.

.

Tuz

Günler önce miydi?

(tuz çökmüş.)

Unutmuş,

Unutmuş gibiymiş.

(tuz yakar.)

Umutmuş da unutmuşmuş…

(tuzu çözmek gerek.)

Ayna donuk,

İzler silik.

Ama tuz yakar,

Tuz birikmiş,

Tuzu çözmeli.

Önce günler miydi?

(gidecek günler)

.