Yavaş Yavaş

Babam yeni ölmüş birinden bahsederken, daha çok da nasıl ya da ne zaman olduğuna dair ayrıntı verirken  “teslim oldu” tabirini kullanır hep. “Teslim olmak”. Ölüme teslim olmak. Sanki yaşamak suç! Bu lafı duymak her defasında irkiltir beni. Ölümün kendisine ya da ölen kişiye duyduğum histen ayrı bir şeydir bu. Yaşamak hakkımız değilmiş, ölümün elinde bir oyuncakmışız gibi.

Ama ölüme değil, toprağa, yere göğe teslim olmak var bir de. En azından bu bana daha naif geliyor. Huzura ermek diye bir şey varsa, işte bu bana en huzurlu yol gibi görünüyor.

Huzurlu bir ölüm var mıdır ki? Ölenlere sormadan bilemeyiz tabii. Ama her şeyin huzurlu bir çeşidi olabilir, bir yanı belki. Huzurlu bir yaşam olabileceği gibi, ki bu en zorudur, huzurlu bir ölüm şekli de mümkün olabilir.

Teslim olmak dedik ya, ama toprağa teslim olarak. Toprağa karışarak. Ölüme yakalanmadan, onunla barışarak. Toprağın içinde, yerin altında değil. Üzerinde bulutlar gezinmeli, rüzgar arada bir tenini yalayıp geçmeli. Ağaçlar, kocaman ağaçlar yükselmeli etrafında. Ara sıra, güneş ışınları sızmalı, ağaç dalları arasında bulduğu boşluklardan. Derin, tatlı bir uykuya dalmış gibi uzanmalı toprağın üzerine, sereserpe. Üzerinde çirkin böcekler, sinekler değil kelebekler uçuşmalı. Ölümün bozan, kirleten, sanki yaşamdan intikam alır gibi çirkinleştiren elleri değmemeli. Huzurlu, sakin, ruyasız bir uykuda, yavaş yavaş sızmalı toprağa. Güzel kokular yayılmalı etrafa. Yavaş yavaş.

Geriye bir anı bile kalmamalı hafızalarda.

Mini Öykü #2: İflah Olmaz Hüzünbaz

“Hiç dikkatini çekti mi şu ağaçlar?” dedi, daha iyi görsün diye tül perdeyi aralarken. Bir yandan da eliyle işaret etti, sonra, ona göre bu kadar bariz olan bir şeyi göstermek için böyle çaba harcadığını farkedince biraz sıkıldı. Bahçede zaten göze batan iki tane ağaç vardı, diğerleri de henüz altı yaşında bir çocuğun bile boyunu geçmiyordu. Apartmanın çevre düzenlemesini yaparlarken birçok ağacı kesmişlerdi, meyve vermiyorlar diye. Bu iki ağaçtan birine de dokunamamışlardı, neredeyse üç kuşak görmüş bir çınar  ağacıydı çünkü. Diğeri de zaten diğer bahçedeydi, ama dalları bu yaşlı çınar ağacına o kadar yaklaşmış ve kendi gövdesini örtmüştü ki, diğer bahçede olduğunu söylemek biraz zordu;  özellikle şimdi bu, perdesi hafif aralanmış pencereden bakarken.

“Neymiş dikkatimi çekecek olan?” diye sordu. “Dalları” dedi, “iki ağacın dallarının birleşip birbirine karışması hep hüzünlü gelmiştir bana. Hele ki aralarında bir çit veya bahçe duvarı varsa. Sence de öyle değil mi?” Diğeri bir an durdu, duyduğunu anlamamış, ya da söylenileni tam duyamamış bir ifadeyle, bir ona bir pencereye baktı ve inceden bir sırıtışla başını yana sallayıp tekrar önündeki işe döndü. “Hep böyle umursamazsın zaten.” dedi öbürü, “hadi kendin farketmezsin, ama dikkatini çektiğimde bile anlamaya çalışmıyorsun. Umursamazsın!”

“Aman canım sen de” diye lakayıt cevap verdi diğeri, “sen hep böyle hüzünlüsün zaten. İnsanın içi hüzün doluysa, gördüğü her şeyi de hüzün bürür. Senin durumun da bu. Ben umursamaz değilim, sen umarsız bir hüzünbazsın. Bu gidişle de iflah olmazsın.”

İşittiği bu laflara alınmış gibi yaptı bir süre, somurtup kafasını pencereden yana çevirdi. Ama aslında alındığı falan yoktu, her hüzün düşkünü gibi o da ara sıra bu hissini perçinlemek isterdi. Böylece dalıp gitti yine hayal alemine usul usul.

– – –

Özgün içerik: 58F93C931EC45BCC7CCF0DAAA3C5BCE524B6CFCE

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #7

Yemek yeme anı, insanın en savunmasız anlarından biri gibi görünmüştür hep bana. Bazen farkettirmeden incelerim insanları, yemek yerlerken. Yüz ifadelerini izlerim. Dikkatleri değişir mesela. Çok yakın mesafede ama olmayan bir şeye odaklanır bakışları.

Ortama göre farklılık gösterebilir tabi davranışlar. Kalabalık yenen bir yemekse, ayak üstü atıştırmaysa farklı; yemeğin türüne göre, mesela çorbaysa, sandöviçse farklı, kahveltıysa farklı olur. Ama yine de, şartlar ne olursa olsun, dikkatlice baktığında, bazı anlarda ele verir kendini.

Yutkunurken yalnızsındır, çaresiz ve savunmasız. Yalnızca önündeki yemek ve sen varsındır. Dünya, hayat ikinizin arasında gider gelir. O an, yalnız o eyleme aittir, sanki yemesen bir dakika sonra ölecekmişsin gibi. Tamamen teslim olmuşsundur.

……….

Aslında her ağaç bir Ent.

……….

Mutlak huzur ve mutluluk simulasyonlu Matrix yapsınlar, tüm yaşam haklarımı teslim edebilirim. Yoksa şu bahsettikleri öbür dünya böyle bir şey mi diye de geliyor aklıma hani. Ama orada bir belirsizlik, bilinmezlik var. Kesin şartlar olmalı, yoksa olmaz.

.

Ağaç Ev

Hep bir ağaç evim olsun istemiştim. Babama az yalvarmamışımdır çocukluğumda, bahçedeki ağaçların birine, çam mı olur, badem mi dut mu, artık orasına kendi karar versin, bir ağaç ev yapsın diye.

Yıllar geçti, bir çocukluk hayali ve ukdesi olarak kaldı tabii.

Gelin görün ki, işte o yılların sonunda, günlerden bir gün, gerçekten de bir ağaç ev belirdi bizim koca çamın üzerinde. Eh, ne evi derseniz, arı evi. Evet arı evi. Arı kovanı da deniyor ona. İşte böyle, bir masal da burada bitti, ben muradıma eremesem de.

 

Ne Güzel

başımı çevirip bakıyorum

pencereden dışarı

bir ağaç ve yaprak kalabalığı…

işte ben o sayamadığım yapraklar kadar

zenginim sanki

ne güzel…