Aman Eşiğe Dikkat!

Algı eşiği ne değişken bir şeymiş meğer. Şu hararetli, “evrim mi yaradılış mı?” tartışmaları bir yana, algı dediğimiz şey de evrime tâbi, onu anladım. Kişiden kişiye değiştiği gibi, kuşaktan kuşağa ve hatta kişinin kendi yaşamı boyunca da gel zaman git zaman değişebiliyor. Eşiği bir yükseliyor bir alçalıyor. Kimi şeyler bu eşiğin gerisinde, kimisi berisinde kalıyor. Ahenkle dansediyorlar kendi kafalarınca. Kafaları da güzel hani, laf aramızda, pek bir güzel hem de. Bir de bu eşiğin alçağı mı yoksa yükseği mi makbul, o da belli değil. Öyle bir bilinmezlik işte anlayacağınız, dedim ya, ahenkle dansediyorlar, yetişemiyoruz.

Misal, hayatınızda her şey tam istediğiniz gibi gidiyor diyelim. Her şey yerine bazı şeyler, tam istediğiniz değil de istediğinizin birazı da olabilir. Mühim değil, o kadar da ince ayarların peşinde değiliz. Buradaki ana fikir, “her şey yolunda“. Sonra başınıza kötü bir şey geliyor. Herhangi bir şey. Herhangi kötü bir şey. Ne yaparsınız? Evet ne yaparsınız? Soruyorum, çünkü ben bilmiyorum. Öyle hayatımda her şeyin yolunda gittiği bir dönem hiç olmadı. Bilmediğim bir şey hakkında da ahkam kesmeyeyim şimdi. Yani ne yapılır böyle bir durumda? Tamam, başa gelen şeyin ne olduğuna, yıkıcılık derecesine bağlı biraz da. Belki kimisi, “olur böyle şeyler” deyip geçer, kimisi karalar bağlar, kimisi de “batsın bu dünya” moduna girebilir. Ne derlerse desinler, konumuz “her şey yolunda” insanları değil zaten. Onlar bir zahmet bir adım geri dursunlar. Hatta sıradan çıksınlar, eşiklerini atlayıp kaybolsunlar, gözüm görmesin.

Gel gelelim “her şey ne zaman yoluna girecek?” insanlarına. Her şeyi de geçtim, “şu veya bu yahut o yoluna girer mi ki” diyen kardeşlerim! İşte onlar ki, eşikleri yüksele yüksele duvar olmuş önlerinde. Umutlarını eleyip, eleklerini o eşikten devşirme duvarlarına asmışlar. Ölmemek için yaşamayı öğrenmişler. Kapılarının önünde dikilen bir gram umut ışığını bile görmekten aciz, sözümona korunaklı duvarlarının arkasında her türlü zayıflatıcı duyguya karşı pusuya yatmış, “ne ola ki bu?” diye tedirgin bekliyorlar.

İnsan gülmesini de bilir ağlamasını da. Sevinmesini de bilir üzülmesini de. Yaklaşan şeyden etkilenme düzeyi ne olursa olsun, verilecek muhtemel tepkiye şartlanma şekli nasıl olursa olsun, yine de genel geçer söylenecek bir şey vardır onunla ilgili. Ya iyidir ya kötüdür, ya üzücü ya da sevindiricidir. Ama alışmamış popoda don durmaz deyiminin ışığında şunu söyleyebiliriz ki, en sevindirici şeylere bile ağzındaki otu çiğnemeyi kesmeden, melül melül bakacak koyun saflığında insanlar vardır aramızda. Neyin korkusudur bu bilemem. “Bunun altından kesin bir çapanoğlu çıkar”, şüphesi olabilir. “Bu şimdi böyle ama, dur bakayım belki ben  yanlış anladım”, diye düşünülebilir. Bu örnekler çoğaltılabilir elbet, ama er veya geç şu sonuca varır; önüne gelen ufak tefek sevinç veya mutlulukların tadını çıkaramama ve hatta belki de büyük mutluluklara gebe fırsatları algılayamama, görememe, duyamama, tadamama.

Aval aval bakar, “bu neydi şimdi?” diye, ağzı açık. Otlar eşiğe düşer, onu da bir yel alır gider.

.

Doğru Soruyu Bulmak Gerek

Algımın iyice yavaşladığını hissediyorum bazen. Zihnim çevremde akıp giden zamana ayak uyduramıyormuş gibi. Bu dalgınlıktan öte bir şey. Gittikçe yavaşlıyorum, algım ve hareketlerim yavaşlıyor. Ya da ben hep aynıyım ama dış dünya hızlanıyor. Başka bir boyuttan buraya geçmişim ve bu boyutun akışına tabi olmak zorunda kalmışım gibi. Dışarıdan bakıldığında hiçbir anormal şey yok, son derece uyumluyum görünürde. Veya son derece sıradan tanımlamalarla geçiştirilecek bir halde, biraz dalgın, uyuşuk, uykulu, yorgun, bezgin, sıkkın, üşengeç, miskin… Hepsi ya da biri, bir kaçı, neyse işte. Ama benim içeride baktığım pencereden hiç de öyle değil olan biten. Üzerime yüklenebilecek bu tanımlamaların tam tersi olarak, ben dışarısının gittikçe hızlandığını hissediyorum, tüm duyularımla. Ve bunun sonucu, daha da çok yavaşlıyorum.

Uyum sağlamaya kalktığımdaysa, zamana tutunmak için fazladan bir çabaya ihtiyacım olduğunu farkediyorum ve bu da beni yoran şey oluyor sonunda. Çabalamadığımda ise, kendi dengemi koruduğum sürece, akışa kapılıp gidiyorum ama bu kez de hep zihnimde yaşıyorum.

Dediğim gibi, dış dünyanın hızına yetişmek için çabaladığımda tükeniyorum, enerjimi yitiriyorum. Diğer türlü de zihnimin içine çok fazla sıkışıyorum. Hangisinin peşinden gitmeli, ne kadar gitmeli, dengeyi nerede tutturmalı işte orasını da pek bilmiyorum.

Aslında birazcık uyum sağlamanın ve birazcık da zihnin içinden çıkmanın yolunu bulmalı. Bu denge esas mühim olan.

Zihne bıraktığında işi, yalnızca düşünceler, fikirler, tasarılar, planlar hatta yaratıcı pek çok fikir türüyor. Ama orada esir kalıyorsun. Bütün bu düşünce zerrelerini birleştirip, onlara fiziksel bir suret kazandırmak ya da anlamlı simgelere dönüştürmek- ki yazı da bunlardan biri- yani planları eyleme dönüştürmek zorlaşıyor. Sonra ya işler yarım kalıyor ya da hiç başlamadan bitiyor. Bahane üstüne bahane üretmek de zihnin işi olduğundan, eyleme geçme safhasında sağlam engeller ortaya çıkıyor.

Düşünüyorum da, şu yazdığım  satırlar bile bahane üretmenin bir çeşidi aslında. Ben cevaplar ararken yeni yeni bahaneler buluyorum. Soru sormayı bıraktığımda her şey kendiliğinden rayına oturacak aslında ama soru sormamaya nereden başlasam ki?

Ya da konuşuruz hep böyle, doğru soruyu bulmaktan.