Evren’in On Sekiz Günü: 3. Gün

12 Temmuz 2011

Sıcaklığın, bunaltıcılık ve bezdiricilik konusunda gitgide ustalaşmasına; içindeki tembel ruhun, inadına uykuya, biraz daha uykuya, yatak keyfine meyletmesine rağmen yeni bir günün eteklerinde buldu kendini. Şimdi o melun sıcağa yenilmeden, kendini kaybetmeden, günün eteklerinden yukarı tırmanmaya koyulacak, macerasına kaldığı yerden devam edecekti.

İşine başlaması için gereken şartların olgunlaşması daha ne kadar zaman alacak merakla bekliyordu. Keyfi yerinde de olsa, ya da belki daha doğru tabiriyle, keyfini kaçıracak bir şey olmasa da, burada uzun süre kalmak niyetinde değildi. Rüzgar durmadan esiyordu ve o da, mevsim geçmeden, o savurgan rüzgarlardan birini yakalayıp savrulmak istiyordu bir yerlere. Dümeni elindeydi, rüzgarı da rotaya çevirirdi evelallah!

Gün ilerledikçe bazı şeyler netleşmeye başladı. Geçici diye beklediği düzen kalıcı hale geliyordu. Geri kalan günlerini o esintili köy evinde geçireceğini öğrenince biraz rahatladı. Şartları biraz kısıtlı da olsa, kısa bir süreliğine böyle izole bir hayat hoşuna gitmiyor da değildi. Biraz zorluk, daha fazla uğraş ve sonunda alınacak meyveler…

Yeni insanlarla da tanışma fırsatı buluyordu kaçınılmaz olarak. Kendini genel olarak soğuk ve asosyal bulsa da, mecburi durumlarda kurduğu ilişkilerde kendini tanıma fırsatı da yakalıyordu. Zorunlu sosyallik diyordu buna. Çalştığı ya da kısa süreli kaldığı yerlerde birarada bulunmak zorunda olduğu hatta bazen odasını paylaşmak zorunda olduğu insanlarla kurması gereken asgari düzeydeki ilişkiydi bu. Her seferinde ürkerdi bundan, ama içten içe zevk de alırdı. Çünkü bir bilinmezdi onun için bu tür başlangıçlar. Kâr zarar hesabı yapmasını da gerektirmeyecek hallerdi aslında. Karşısına ne çıkacağını asla bilemezdi. Bazen kalıcı dostluklara dönüşecek bazen de hatırlaması bile tüylerini ürpertecek tanışıklıklar çıkardı karşısına. Hepsini olduğu gibi kabul ediyordu ve kendi halinde, suya sabuna dokunmaz halini takınıyordu. Bazen o keşfediyor bazen de o keşfediliyordu. Evet, daha önce de dendiği gibi, kendini tanıma fırsatı bulduğu durumlardı bunlar, bir fırsattı.

Çoğu zaman merak ederdi, “acaba insanlar da beni, benim kendimi bulduğum kadar soğuk buluyorlar mı” diye. Ya da yabani, evet yabani, bu sözcükte bir çekicilik bile buluyordu. Belki de ondan korkuyorlardı. Belki bazen beş karış suratla geziyor ve farketmiyordu. Genelde de, tam tersi, edindiği izlenim, insanların ondan hoşlandığı yönündeydi. Ama ya bunu ona söylemekten kaçınıyorlardı ya da birileri onu fena halde kandırmıştı.

Peki ya gerçekten onun kalbine inmeyi başarmış olanlar? Ama onlar bir elin parmağını zor geçerlerdi. Onlara derdini anlatmaya çabalamaz, yalnızca gözlerine bakması yeterli olurdu. Her şey yalnızca bundan ibaret, bu kadar kolay olabilir miydi gerçekten? İlk görüşte aşkla hiç karşılaşmamıştı ama ilk görüşte dostlukları olmuştu. Ama bu da bir çeşit aşk değil miydi ki zaten? Bir kavramın, yeryüzündeki insan nüfusu kadar çeşitli tanımı bulunabilirdi. O da kendi tanımını yapıyordu işte, hiçbir otoriteye, bir ekole ya da guruya ihtiyacı yoktu.

Aşık olduğu zamanlar yoktu, sürekli aşkla yaşayıp arada bunu unuttuğu zamanlar vardı. Bu fikir aklına yerleştiğinden beri, yine kendini kandırmanın ya da da avutmanın bir yolunu bulup bulmadığı da takılıyordu kafasına. Çünkü bu düşünceye göre, aşk arayışı da anlamını kaybediyordu. Aşkı aramak, enerjisini buna harcamak zorunda değildi. Hatırlaması gerekiyordu yalnız, içindeki bariyerleri kaldırmak ve bırakmak. Ah ama bu her zaman bu kadar kolay değildi, en azından söylendiği kadar. Adeta bir afyon gibiydi bu düşünceler, sanki onu esas gerçeklikten koparan. Ama ille de böyle olmalıydı, her şey o kadar da çetrefilli olmamalıydı. Yoksa bu hayata birilerinin, hiç bilmediğimiz güçlerin eğlencesi olarak mı gelmiştik?

Mutlu olmalıydı, mutlu! Hakettiği buydu.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün. /2. Gün.

Özgün içerik: AFE1183E7314B6E008E13CCA588D6558959462F0

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #1

Barış’ı gördüm, “Uçurtmayı Vurmasınlar”daki. Aynısının tıpkısıydı. Hırkası filan, yüzündeki masum bakış ve yaşı itibariyle… Annesinin elinden tutmuş yürüyordu, özgürce.

Mustafa Amca bir tane. Bir tek o hatırlıyor, ne kadar zaman geçerse geçsin, şekersiz çay içtiğimi. Kazandınız!

Kız aslında kaçınılmaz cümleyi nasıl kuracağını tasarlar gibiydi. “Ama bu benim kendimi böyle hissettiğim gerçeğini değiştirmiyor.” derken, aradaki boşluğu dolduruyor, zaman kazanıyordu. Kırgınken dokunmak, dokunulmak ne kadar zor geliyor. Nasıl da tabu oluveriyor onunla ilgili her şey bir anda. Ve aşk ne kadar affedici ve aynı zamanda ne kadar yıkıcı. Aynı anda bu iki zıt durumu içinde barındıran başka ne vardır acaba?

Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş ya, ne kadar doğru söylemişler. Bir şey unuttuğumuzda mesela evde, hele bir de uzaklaşmışsak, onca yolu tekrar gerisingeri yürürüz, sonra bir daha yürürüz. Hayattaki en sinir bozucu şeyler listesinde üst sırada. Hemen arkasından da, başka birinin unuttuğu bir şeyi kendisine götürmek geliyor. Bence…

Kahvaltı sofrasında, bıraksalar saatlerce oturabilirim. Birisi kahvemi çayımı tazelese, sonra her on yirmi dakikada bir bir zeytin atsam ağzıma, bir parça peynir ve öyle sürse gitse. Ama diğer öğünlerde daha çabuk kalkmak istiyorum sofradan. Sabah rehavetinden midir nedir, kahvaltılar öyle uzun metraj.

Halı evi ev gibi gösteren eşyalardan biridir ya, bir de insana acayip bir hareket özgürlüğü sağlıyor. Terliksiz gez, yat, yuvarlan falan.

Konuyu elektrikli battaniyeyle kapatmak istiyorum. Malum az sonra sıcacık yatağıma girivereceğim. Bu elektirkli battaniyeyi halının altına koysak mesela, alttan ısıtma olsa, nefis.

İyi geceler, renkli, sinemaskop, üç boyutlu rüyalar.

Özgün içerik: FAC947F59358C9FF7E0F9D7AD4F1BFD2EADA9E23

Bahar Aşkları

Bizim buralarda

Bu aralar

Kediler ince hastalığa tutuldu.

Aşka yanmışlar, kolay mı?

Şunun şurasında bir ay ya var ya yok

Aşk uçup gidecek

Öksürük kalacak geriye.

Bahar geçer de aşk kalır mı?

O anca şiirlerde.

Değdi mi sarman

Ciğerlerini paralamaya?

Şimdi karın tokluğuna

Bir lokma ekmek için bile

Çıkmıyor sesin

“Miyav miyav” diye.

Nazlı yine salınıyor

Karnında “beşi bir yerde”.

Müzik aşktır
Birleştirir…