Evren’in On Sekiz Günü: 6. Gün

15 Temmuz 2011

Günler gittikçe birbirine benzemeye başlamıştı, kaçınılmaz olarak. Böyle yerlerde düzen ve kurallar önemliydi ve bu da belli bir rutini beraberinde getiriyordu. Böylesi de onun için daha kolaydı. Fazla bir şey düşünmek zorunda değildi. Yalnızca düzene uymak yeterdi, işini de nasıl olsa yapıyordu. Tabii bu ancak geçici bir süre için katlanılır bir durumdu ve zorunlu bir “birarada yaşama” halinde gerekliydi de.

Günlük programına uymuş ve bezmiş bir şekilde eve varmıştı. Pek yorgun sayılmazdı, hatta bir önceki güne göre son derece hafif geçmişti işi. Ama o sıcak yok muydu! Eve varır varmaz, kendini yatağa bıraktı. Amacı biraz dinlenmekti ama yattığı yerden doğrulamadı, ta ki akşam yemeğine kadar. Başını yastığa koyduğu anda sanki akışkan bir hale gelmiş, sıcaklık ve kendi ağırlığının baskısıyla, temas ettiği her yere nüfuz etmişti. Artık yatakla bir vücuttu. Gündüz uykusunun ayrı bir ağırlığı da vardı. Ara ara daldıkça, bilinci bulanıklaşmaya ve ona tuhaf tuhaf, rüya sayılamayacak hayaller gösteriyordu. Üstelik bazen bu hayalleri kontrol edilebilir rüyalar haline sokup duyularını da harekete geçirmeyi öğrenmişti. Gündüz düşlerinin farklı yanı da buydu.

– – –

Ve her günkü gibi;

Akşam yemeği, çay, dizi (SG Atlantis), kitap okuma.

– – –

Bazı anlar sıcak öyle bastırıyordu ki, artık sıcaklığı hissetmiyor da yalnız üzerine yüklenen tonlarca ağırlığı taşıyor gibi geliyordu. Bu bunaltıdan kurtulmak mümkün değildi. Pencereyi açık bırakarak yatmayı denedi, ama artık hesaplayamadığı bir zaman sonra hâlâ uyuyamamış olduğunu farketti. Bu iyice huzursuz etmişti, üstelik gecenin geç saatlerine kadar yakındaki anayoldan gelen arabaların sesi de iyice güçleştiriyordu uyumasını. Hiç durmayan bir gürültüydü bu. Öyle bildiğimiz şehir trafiği gibi değildi üstelik, yoğun olmasından değil, şosede hızla giden lastiklerin hışımla çıkarttıkları bağırıştı. Kaç defa bir sağına bir soluna döndüğünü de unutmuştu artık.

Neden sonra, kalkıp başucundaki pencereyi kapattı ve tekrar yatağa bıraktı kendini. Nihayet uyumuş olmalıydı, uyanabildiğine göre…

.

Evren’in On Sekiz Günü: 5. Gün

14 Temmuz 2011

Sabah için planladığı erken yoga seansını aksatacağını bildiğinden, aksattı. Başka şeylerde neden bu kadar tutarlı olamadığı konusunun üzerinde durmaya karar verdi. Ama acelesi yoktu tabii, hayat neler getirirdi kim bilir. Bu arada her işte bir hayır vardı elbette, bu tutarllığı ona yarım saatlik bir yatak keyfi kazandırmıştı. Yine yüzü gülüyordu.

Sabırla beklediği iş malzemeleri nihayet akşamdan gelmişti. Şimdi işin zor kısmı bekliyordu, bunları kucaklayıp taşımak. Sıcak hava artık sabahın erken saatlerinde de bastırıyor, atacağı her adımın gözünde büyümesine neden oluyordu. Ama çare yoktu, kucaklayacaktı. Üstelik onca yolu bunlarla katetmek konusunda, daha pratik çözümler önerecek kimse de çıkmamış, bunun sonucunda da notlarını ziyadesiyle almışlardı. Neyse ki yalnız değildi, bir yoldaşı vardı.

– – –

İş günü yoğun geçmiş, bu kez bir yardım eden de bulunduğundan, hem canı sıkılmamış hem de epey ilerleme kaydetmişlerdi. İçine biraz su serpildi, iş planladığından da kısa sürede bitebilirdi. Ama o yine de hemen heveslenmedi, çünkü işinde sürprizlere alışıktı. Ona kalan yalnızca, iyi sürprizler ummaktı.

– – –

Dönüş yolunda otostop. (Mecburen…)

Akşam yemeği.

Bahçede fotograf çekimi.

Çay içimi.

Dizi keyfi.

Uyu!

Evren’in On Sekiz Günü: 4. Gün

13 Temmuz 2011

İyi bir uyku çekmiş, sabaha kocaman bir “Merhaba”yla başlamıştı. Bu, yatağın onu geri çağırmadığı anlamına gelmiyordu elbette. Ama zorunluluklar, sorumluluklar; uzun, yorucu, sıcak günler bekliyordu.

Hafif bir kahvaltının ardından, bahçede küçük bir gezinti yaptı. Bahçenin orasında burasında, artık kullanılmayan yapılar vardı. Burası bir köydü demiştik, bu kullanılmayan yapılar da eski ahırlardı. Üzerlerindeki kiremitlerin ağırlığına karşı son bir gayret omuz veren eskimiş tahtaların arasından yer yer ışık sızıyordu. Her yer temizlenmiş, bir zamanlar burada günlerini doldurmuş sakinlerinden neredeyse hiç bir iz kalmamıştı. Duvar diplerindeki yemlikler ve binanın tabanını boydan boya gezen arklara göz gezdirdi. Bir iki derin iç çekişten sonra kendini eşiğin dışına attı. Bir ahır insana hüzünlü gelir miydi? Ona geldi.

Zaten her şeyde hüzünlü bir yan bulmak için aranıp dururdu. Artık bu sıradan bir hal almıştı onun için. Yine de bu onu gülümsemekten alıkoyamıyordu. Hüzün, ona insan olduğunu hatırlatıyordu. Tattığı en insani duygulardan biriydi. Gülümsemesi ve o buruklukla birlikte gelen saf mutluluk haliyle, tamamlandığını hissediyordu.

Sıcak sabahın, serinmiş gibi yapan bir gölgesinde, kendini çalışacağı yere götürecek aracı beklemeye koyuldu. Şosede ilerleyen arabalar suratına taş fırlatmasın diye yalnızca dua edebiliyordu. En sonunda sağasalim yola koyulmayı başarmıştı. Bunda ettiği duaların mı, şansının mı yoksa hiç kafasının basmadığı doğa kanunlarının mı etkili olduğunu asla bilemeyecekti.

Neyse ki çalışacağı yerde, kendini kısmen izole edebileceği ve yine minimum düzeyde ilişki kurabileceği bir yer ayırmışlardı ona. Bundan gayet memnundu. Yalnız canını sıkan tek şey, üzerine zimmetlenmiş odaydı, içindekilerle beraber. Bu da ona, işini bir an önce bitirip teslim etmesi için yeterli motivasyonu sağlamaya yetiyordu. Başını derde sokmaya hiç mi hiç niyeti yoktu.

Akşamı yine çay faslı sonrası dizi keyfi yaparak bitirdi. Uzun zamandır yapmayı planlayıp da hep aksattığı yogasına da ufak ufak başladı. Nicedir son derece durgun olmasına rağmen, vücudunun bunun tam tersi, son derece esnekleştiğini farkedip sevindi. Tüm bunlardan sonra artık güzel bir uyku çekmeyi hakediyordu. Kendi kendine iyi geceler diyerek, her zamanki gibi hayaller kurarak uyumaya çalıştı. Sonra, uyumuş.

- - -

Önceki yazılar:

1. Gün. /2. Gün. / 3. Gün

Özgün içerik: 33009F20E56E8A50600F17779D59BCFDBA8E61AA

Evren’in On Sekiz Günü: 1. Gün

10 Temmuz 2011

“Bandırma. Nüfus 111000”

İstanbul’dan ayrılalı iki saate yakın olmuştu. Eziyetli bir deniz yolculuğunun ardından, “buna değecek mi acaba” düşünceleri aklını yoklarken, bir yandan da buram buram Anadolu kokan topraklara ayak basacağını hayal ediyor, yavaşça iç geçiriyordu, çıkış kapısına doğru ilerlediği sırada.

Az sonra o hayallerin, ufak bir sarsıntıda yerle bir olan harçsız, adeta üstüste konulmuş taşlardan yapılma duvarlar gibi, tozu dumana katarak önünde ufalanacağını beklemiyordu elbette. Zaten öyle de olmadı. Hayallerinin harcının da, henüz ustalık seviyesinde bir yapı ustası tarafından karılmadığı aşikardı, fakat deniz yolculuğunun verdiği rahatsızlık, daha doğru deyişle, bindiği deniz aracının rahatsızlığı, algı dünyasını öylesine karman çorman etmişti ki, karaya ayak bastığında, açlığını bile düşünecek halde değildi. Elinde dengi, onu köye götürecek arabayı aramaya koyuldu.

Muavin sormadı “ne yöne“* diye. Hızlıca paraları topladı, hemen sonra da indi arabadan. Yolcuya gittiği yere kadar eşlik eden muavinlerden değildi,  hasılı muavine nerede ineceğini söylemesi hiçbir fayda sağlamadı. Minibüs şosede ilerlerken, her zamanki gibi kendini “ya ineceğim durağı kaçırırsam” diye düşünürken buldu ve bulur bulmaz da bu düşüncenin pençesine takıldı. Şoföre hatırlatmasının da bir faydası olmamıştı, kaygılarının esiri olmuş kendi gerçekliği içinde, şoför de onu ineceği yerde indirmeyecekti sonunda.

Kendine mi kızsın yoksa şoföre mi söylensin bilemiyordu. Artık algı seviyesi de gittikçe açılmaya başlamıştı, minibüsün sarsıntısı ve içerinin havasız havasından. En çok da arka koltuktaki kızın, “ay tamam bilyorouuum, ösür dilieriieem, taam ama uzatmasaannn” şeklinde uzayıp giden konuşmalarından. Ama yine de pek fazla kızgın değildi, artık iş işten geçmiş, “kaderine teslim olmuştu“*.

Kısa ama meşakkatli bir yolculuğun ardından, nihayet, gideceği yere varmıştı. Burası tek sıra olmayı bir türlü başaramamış yarı sıvalı çevre duvarı, koskoca alanda sanki rastgele serpiştirilmiş tohumlardan çıkmış ekinler gibi duran yıkık dökük yapıları, kimisi bir kaç kuşağı gölgesinde serinlettiği belli koca meyve ağaçlarıyla, basbayağı bir köy yeriydi.

Hava, bir gün sonra acısını çıkaracağını bildiğinden, sanki onu karşılıyormuş izlenimi veren, yalancı bir hoşgeldin esintisiyle tozu dumana katıyordu. Tozu dumana katması da lafta değildi hani, hakikaten de insan bu avluda bir kaç saat oturmaya kalksa, çöl fırtınalarıyla haritadan silinen, Sahra’daki bir günlük tepeler gibi gözden kaybolacaktı.

Toprak burada gittikçe bozlaşmış, üzerinde bir ekini zor görür olmuştu. Yetişmeyeceğinden değil, öyle susuz, kurak topraklar değildi buralar. Ama dediklerine göre, buranın insanı, zamanla imkanlar ayaklarına geldikçe, çarşı pazar, yıllarca bin bir emekle kendi yetiştirdiklerini önlerine hazır lop koymaya başlayınca, işi iyiden iyiye tembeliğe vurmuş, toprağa tohum serpmeye lüzum görmemişler. Hâlâ yapan yok değil, ne de olsa köylük yer, toprak geniş, ama ekili dikili yerleri şimdinin kent bahçeleri gibi, doyumluk değil seyirlik hale gelmiş ancak.

Bu serin ve esintili günün akşamında, artık kendini iyiden iyiye hissettiren, buradaki her şey gibi yalancı bir uykunun çağrısına kapılmaya başladı. Yalancıydı çünkü uyumak ne mümkündü! Hem gittikçe bastıran sıcak, hem de holden vuran ışık tüm gözeneklerinden içeri sızıp, onu ancak insanlığından uzaklaştırmaya yarıyordu. Ah biraz da bilincini alıp uzaklaştırsaydı ya.

* Yolculuk Bitti

 

Özgün içerik: 2065054FDA864C4CE3DB5EBBD6E1885B4DBAF773