İsmiyle Müsemma Sığınak Cafe

Evde olmadığım zamanlarda kendimi hep daha yaratıcı hissediyorum. Ayrıca yaptığım işe, bu iş her ne olursa olsun, daha çok konsantre olabiliyorum; kitap okumak, yazı yazmak, fotograf, videolar üzerinde çalışmak vb. Evde her ne kadar kısmen izole bir ortamım olsa da diğer yerlere göre dikkat dağıtıcı çok fazla unsur var.

Evde beraber yaşadığım insanlar, ki biz onlara kısaca “aile” diyoruz, ve onların düzenlerine uyma gerekliliği başta geliyor. Ayrıca tabi ki kendi gündelik rutinlerimi de buna eklemek gerek. Kendi kendimin de rahatını bozuyorum, bu kaçınılmaz. Çünkü bir insanın hayatta kalması için asgari düzeyde yapması gereken şeyler de var. Bunlar da yemek yemek, hatta öncesinde yenilecek şeyi hazırlamak; tuvalete gitmek, ki bu da gün içinde alınan sıvı miktarına göre değişir; çay kahve hazırlamak, onları içmek, ortalığı düzenli tutmak, banyo yapmak, aile bireylerinin yardım taleplerine karşılık vermek vs.

Kitap okumak, film izlemek gibi kültürel aktiviteler için de illa ki belli bir moda girme beklentisi ve baskısı da bu aktiviteleri kendi içinde bir “yapamama”, “edememe” döngüsüne sokmaya yetiyor. Her an rahatsız edilme tehlikesi ve bunun yarattığı tedirginliği de buna eklemeli.

Müzik dinlemek başlı başına bir iş. Yok tamam, o kadar abartmayayım ama bazen gerçekten de ne dinleyeceğime karar vermede de haddinden fazla kararsız kaldığım oluyor. Şimdi bu ruh halime ya da halsizliğime en iyi ne gider, beni ne açar diye arayış halindeyken sonunda kendimi hiçbir şey dinlemez halde de bulabiliyorum. Bunun sonunda elde ettiğim tek şeyin de zaman kaybı olması acı bir gerçek elbette.

Şimdi ben bunları niye anlattım? Başlıkla ne ilgisi var? Tamam oraya geliyorum. Hatta geldim, o başlığın içindeyim şu anda. Sığınak Cafe’deyim. Yaklaşık üç saattir buradayım ve bir saat daha oturmayı planlıyorum. Bu önümdeki bir saat ise tamamen mecburiyetten zira adaya dönmek için en makul vapur seferi o saatte de ondan. Eğer onu kaçırırsam bir dört saat daha buralarda takılmam gerekir ki bu soğukta hiç de niyetim yok buna.

Gelelim Sığınak Cafe’ye. Buraya neredeyse on senedir geliyorum. Hayatımda değişiklik yapmak arzusunu hissettiğim diğer bir çok şeye karşın, hep aynı kalmasını isteyeceğim ve ilk adım attığım andan beri hep öyle kalmayı başarmış bir yer burası. Tam da ismiyle müsemma, yıllardır sığınağım olmayı başarmış bir mekan.

Kendimi bu kadar rahat ve de huzurlu hissettiğim nadir yerlerden biri Sığınak. Üstelik buradayken önümde duran şeyden beni koparacak bir şey de yok. Kitabımı okuyabilirim, yazı yazabilirim, müzik dinleyebilirim, bir şeyler yiyip içebilirim, manzarayı seyredebilirim, biraz insan yüzü görüp arada bir de teşekkür edebilirim. Çünkü burada ben sadece arzu ederim ve sonra onlar olur. Kahvem önüme gelir, müzik kulağıma süzülür, manzara tam karşıma serilir.

Etrafımda olup bitenler, insanlar, konuşmalar sadece oradadırlar, benim işimi yapmama hiçbir zaman mani olmazlar. Beni ismimle çağırmaz kimse, telefonum çalmadığı sürece de rahatsız edilme ihtimalim yoktur.

Burada her şey benim için. Dışarıda yavaş yavaş kararan hava, karşıların ışıkları, buranın kendine has kokusu, dokusu, rengi, sesi, soluğu… Burası evimden, aslında başlı başına bir insanın gerçek sığınağı, yuvası olması gereken yerden daha çok koruyup kolluyor beni. En çok da zihnimi, aklımın dengesini. Benden bir şey beklemiyor, istemiyor. Yalnızca kendisini sevdiğimi biliyor.

Evet sevdiğimi, çünkü mekanların da bir ruhu vardır, mekanlar yaşayan yerlerdir. Orayı varedenlerin ruhundan da bir şeyler taşırlar içlerinde. Tamam, pek gizem katma niyetinde değilim yazıya ama bu düşüncemi de paylaşmadan geçmek istemedim işte. Bu yüzden burayı burası yapan insanlara da teşekkürü bir borç bilirim.

Kadıköy benim adadan birinci kaçış durağım olmuştur hep. Sığınak da dediğim gibi, on yıldır bu durağın en güvenilir, en huzur verici yuvası oldu benim için. Bir o kadar daha ve hatta çok uzun yıllar boyunca burada kalmasını diliyorum.

*Fotograflar için not: Fotograflar buradan alınmıştır.

 

Özgün içerik: 2C4D6575A9AC234945BD9445E9CE98837556842C


Bir Lokma Simit İçin

Bir lokma simit için

Vapurun peşine takılıp

Taa adaya kadar gelen martılar!

Hemen dönmeyin

Buyrun eve, bir çayımı için.

 

 

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #5

“Biliyorsun, ben sinirli ve maço bir adamım.” dedi. Güldüler.

İnce belli bardağı kavrayabildiği kadar kavramıştı. Hani yapabilse iki eliyle sarılacak. Çayın hakkını vermiş, keyfine diyecek yok. Henüz ya üç bilemedin beş gün olmuş, buralarda, cebinde “İstanbul Guidebook”, bakıyor vapurun camından Sarayburnu’na.

Birilerinin kaybına insan nasıl alışır? Tepkisiz olmak duygusuzlukla aynı şey mi? İçten içe bir zafer duygusu mu yoksa bizi sonradan rahatlatan, “bu sefer de kurtardım paçayı” misali. Ne olursa olsun, kayıplar insanı bir yüzleşmeye götürüyor sonunda. Ve buna alışmak gerek, hele bir yaştan sonra. Çünkü zaman ilerledikçe, sahiplendiğimiz şeyler arttıkça kayıplarımız da artıyor.

İçindeki sesi dinlemek ne demek? Baktığımızı görmezken, dinlediğimizi duymazken… Beş duyumuzla neyin hakkını verdik de iç sesten söz ederler? Hah tamam, bir esin bekliyoruz aslında. Kalp gözünü iyi aç, iç kulağını temizle o halde.

 

 

Küçük Mutluluk Anları

Sığınak’ın tuvaletindeki eski moda vitrinli dolaba hastayım. Tam alaturka tuvaletin karşısında, sürgülü kaplama taklidi kapaklar, onun üstünde, içinde bir kaç rulo tuvalet kağıdı ve onların önünde de yine sürgülü cam kapılar. İnsan bu ayrıntıları ancak belli bazı pozisyonlarda görebilir, malum.
Bir ihtiyaç giderme esnasında, insanın her zaman kendi kendine gülümseyesi gelmez. Bunu hatırlatacak bir şeyler gerek. Bir ayna veya onun yerini tutacak bir şey. Hem insan kendini hayatta kaç defa çömelir vaziyette görebilir ki? Sayılıdır tabi. Bu sayılı anlardan bazılarını Sığınak Cafe’de yaşayabilirsiniz. Hem de lezzetli bir çay ve güzel müzik eşliğinde. Müziğin sesini duyabilirsiniz ama çayı önce ya da sonra içmeyi tavsiye ederim. Fakat yerinize döndüğünüzde, yüzünüzdeki gülümsemeyi biraz bastırsanız iyi olur, yoksa tuvalette gizli gizli neler yaptığınızı anlarlar.
Haha şaka canım! Nereden anlayacaklar?
Hem Orhan Veli ne demişti,

“Sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım zaman
Beni deli zannedeceklerini düşünüp
Gülümsüyorum.”

Deli olmak güzel bazen, insan düşünmeden bazı şeylerin tadını çıkarabiliyor bu sayede.
Hadi şimdi gülünüz, güldürünüz ki yüzlerde çiçekler açtırasınız.