Yorgana Methiye

İşte o an

Dün 2010-2011 kış sezonunun ilk yorganlı gecesini açtım. Henüz sonbahardayız demeyin, soğuklar zaten Eylül 1 dedi kendini gösterdi. Hem zorlaya zorlaya yatıyordum pikeyle. Sonra üstüne çaktırmadan bir de battaniye çektim. Ve en sonunda canım yorganıma kavuştum.

Canım yorganım evet. Ama bu, kış mevsimini özlediğim anlamına gelmiyor. Yorganımı seviyorum çünkü onun içine sokulup, gömülüp uyumaya bayılıyorum. Çoğu insan evladı gibi… Hatta çoğu miskin insan evladı gibi… Öyle çok çok miskin sayılmam ama şöyle pofuduk bir yorganın hakkını verecek kadar da miskinlik var kanımda.

Sabahları alarmdan önce uyanıp, saatin daha erken olduğunu farkedince, onun içine geri dönmek gibisi yoktur. Buna katılmayacak bir kimse tanımıyorum. Hele bir de kışsa, hele bir de yağmur yağıyorsa!.. Hele bir de perdeyi aralayıp, yatağa geri dönüp, suratın bir kısmı dışarıda kalacak şekilde yorganın içine gömülüp dışarıyı seyrede seyrede uyuklamak var ki işte buna limitleri zorlamak denir.

Eskiden, yani küçükken kış akşamlarında yatağıma yattıktan sonra annemi yanıma çağırır ve “sırtımı zırt zırtlar mısın” derdim. Evet “zırt zırtlamak”. Bu zırt zırtlamak, yorganın sırtımıza gelen kısmının, sırtla yatak arasına ittiriverilmesi demek oluyor. Sırtımız zırt zırtlanınca sanki o yorganın ısıtma katsayısı daha da mı artıyordu ne? Ama herhalde kendimi kundaklanmış, sarılıp sarmalanmış halde daha bir güvende hissediyordum.

Bir zaman da evde uyku tulumuyla uyuma sevdasına tutulmuştum. İçine girip çıkması biraz zahmetli oluyordu ama her koşulda yeterli konforu ve miskinlik için gereken altyapıyı sağlıyordu.

Sonbahar kış aylarında evimizin en güzel köşesi yatağımız ve yorganımızın olduğu köşedir. Normalde dünyadaki yerçekimi neyse, yatağın kara sahanlığına yaklaştıkça bu üç beş misli artar. Burası bazen en güvenli sığınağımızdır. Bazen de esir alır, bırakmaz.

Yavaş yavaş kara kışa yaklaştığımız şu günlerde, herkesin hiç olmazsa bir dört duvarı ve pofuduk yorganlı bir yatağı olması dileğiyle. Ve tabi sırtını zırt zırtlayacak bir el…

Reklamlar

Eski 45’likler

Bugün odamı düzenledim. Az daha beklesem çöp eve dönüşecekmiş, onu anladım.
Çekmecelerden, raflardan, kitapların dergilerin arasından neler çıkmadı ki. Kitabevlerinin taksit faturaları (bir tomar), Roll koleksiyonum için kendi hazırladığım bir index, indirilecek film listesi, indirilecek müzik listeleri (bilimum zamanlarda not edilmiş ve bir yerlere sıkıştırılıp unutulmuş kağıt parçalarında), tekrar ziyaret edilecek web sitesi adresleri (aman allahım bookmark teknolojisi yok muydu o zaman!); 2000 yılına ait, amorti çıkmış bir kazıkazan kartı; ömrünü tamamlamış elektronik aletlerden, belki bir yerde lazım olur diye sökülüp saklanmış vidalar, civatalar, yaylar, kablolar vs.; alışveriş fişleri, çevreci kişiliğim elvermediği, yakınlarda bir geridönüşüm kumbarası da bulunmadığından, çöpe atamayıp sağda solda unuttuğum eski piller; kurumuş ojeler, kurumuş ve pörtlemiş bir uhu, bir sinek cesedi ve toz.
Tabi bunun yanında sevindirecek şeyler de yaşanmadı değil bu yorucu ve bezdirici günde. Uzun zamandır aradığım küpelerimi buldum mesela. Nerede bulduğumu söylemeyeceğim. Birkaç 45’lik plak da bunlara dahil. Gerçi onları aramıyordum ama bulunca da sevindim. Sanki ninemin tavanarasındaki sandığını karıştırıyormuşum gibi…
Yaa insanoğlu işte, neye sevinip neye üzüleceğini bilemiyor. Bir sigara yakmak isterdi canım şimdi bunun üzerine ama neyse. O da geçer.