Mini Öykü #2: İflah Olmaz Hüzünbaz

“Hiç dikkatini çekti mi şu ağaçlar?” dedi, daha iyi görsün diye tül perdeyi aralarken. Bir yandan da eliyle işaret etti, sonra, ona göre bu kadar bariz olan bir şeyi göstermek için böyle çaba harcadığını farkedince biraz sıkıldı. Bahçede zaten göze batan iki tane ağaç vardı, diğerleri de henüz altı yaşında bir çocuğun bile boyunu geçmiyordu. Apartmanın çevre düzenlemesini yaparlarken birçok ağacı kesmişlerdi, meyve vermiyorlar diye. Bu iki ağaçtan birine de dokunamamışlardı, neredeyse üç kuşak görmüş bir çınar  ağacıydı çünkü. Diğeri de zaten diğer bahçedeydi, ama dalları bu yaşlı çınar ağacına o kadar yaklaşmış ve kendi gövdesini örtmüştü ki, diğer bahçede olduğunu söylemek biraz zordu;  özellikle şimdi bu, perdesi hafif aralanmış pencereden bakarken.

“Neymiş dikkatimi çekecek olan?” diye sordu. “Dalları” dedi, “iki ağacın dallarının birleşip birbirine karışması hep hüzünlü gelmiştir bana. Hele ki aralarında bir çit veya bahçe duvarı varsa. Sence de öyle değil mi?” Diğeri bir an durdu, duyduğunu anlamamış, ya da söylenileni tam duyamamış bir ifadeyle, bir ona bir pencereye baktı ve inceden bir sırıtışla başını yana sallayıp tekrar önündeki işe döndü. “Hep böyle umursamazsın zaten.” dedi öbürü, “hadi kendin farketmezsin, ama dikkatini çektiğimde bile anlamaya çalışmıyorsun. Umursamazsın!”

“Aman canım sen de” diye lakayıt cevap verdi diğeri, “sen hep böyle hüzünlüsün zaten. İnsanın içi hüzün doluysa, gördüğü her şeyi de hüzün bürür. Senin durumun da bu. Ben umursamaz değilim, sen umarsız bir hüzünbazsın. Bu gidişle de iflah olmazsın.”

İşittiği bu laflara alınmış gibi yaptı bir süre, somurtup kafasını pencereden yana çevirdi. Ama aslında alındığı falan yoktu, her hüzün düşkünü gibi o da ara sıra bu hissini perçinlemek isterdi. Böylece dalıp gitti yine hayal alemine usul usul.

– – –

Özgün içerik: 58F93C931EC45BCC7CCF0DAAA3C5BCE524B6CFCE

Reklamlar

Yataklara Veda

Yolculuğa çıkmanın hep hüzünlü bir yanı vardır, giden için de geride kalanlar için de. Uzun süreli de gidilse, kısa süreli de olsa farketmez. Yol, yolculuk belirsizliklerle doludur. Hele ki uğurlayanlar, yani geride kalanlar için. O yüzden hüznün yanında biraz tedirginlik de kaçınılmazdır.

Bazen de nesneler kalır geride. Eğer kendi evimden bir yere gidiyorsam, son anda evden çıkmadan baktığım tek şey yatağımdır. Evet, yatağım. Yolculuğa çıkacağım zaman beni, en çok değise bile, çokça hüzünlendiren şeydir yatağım. Nesneler arasında diyelim bari, şimdi insanları bir yana bıraktık, bu yazının da konusu gereği. Yoksa o çok daha çetrefilli bir konu.

Yatağım mutlaka derli toplu kalmalıdır. Hem de en son içinden çıktığım gibi, beni içine almış o yatak , çarşafım, yorganım, yastığım öylece beni bekler olmalı. Evden çıkarken onunla mutlaka vedalaşırım. Biraz bakışma… ve göz göze geliriz, sonra ben arkamı döner giderim.

Bu hüznün içinde ise bu kez uğurlayanın değil gidenin tedirginliği vardır. Kendisine pek de itiraf edemediği bir tedirginlik. Yolculuk ne kadar heyecan verici olursa olsun, yine de bir bilinmezdir. En basit, güvenli yolculuk bile bir serüvendir. Yolda sizi nelerin beklediğini bilemezsiniz. Ben de, kendi kokumun sindiği, benden izler taşıyan o örtülü yuva, beni bir kez daha kollarına alacak mı bilemem.

Bu yüzden, onunla ayrılışım hep böyle hüzünlüdür.

Ama, en zoru değildir yine de, ayrılışların.

Düşünüyorum da, acaba karavan tutkumun bununla bir ilgisi olabilir mi. Malum, yatağı da berberinde götürebilir insan o zaman.

.

Evren’in On Sekiz Günü: 4. Gün

13 Temmuz 2011

İyi bir uyku çekmiş, sabaha kocaman bir “Merhaba”yla başlamıştı. Bu, yatağın onu geri çağırmadığı anlamına gelmiyordu elbette. Ama zorunluluklar, sorumluluklar; uzun, yorucu, sıcak günler bekliyordu.

Hafif bir kahvaltının ardından, bahçede küçük bir gezinti yaptı. Bahçenin orasında burasında, artık kullanılmayan yapılar vardı. Burası bir köydü demiştik, bu kullanılmayan yapılar da eski ahırlardı. Üzerlerindeki kiremitlerin ağırlığına karşı son bir gayret omuz veren eskimiş tahtaların arasından yer yer ışık sızıyordu. Her yer temizlenmiş, bir zamanlar burada günlerini doldurmuş sakinlerinden neredeyse hiç bir iz kalmamıştı. Duvar diplerindeki yemlikler ve binanın tabanını boydan boya gezen arklara göz gezdirdi. Bir iki derin iç çekişten sonra kendini eşiğin dışına attı. Bir ahır insana hüzünlü gelir miydi? Ona geldi.

Zaten her şeyde hüzünlü bir yan bulmak için aranıp dururdu. Artık bu sıradan bir hal almıştı onun için. Yine de bu onu gülümsemekten alıkoyamıyordu. Hüzün, ona insan olduğunu hatırlatıyordu. Tattığı en insani duygulardan biriydi. Gülümsemesi ve o buruklukla birlikte gelen saf mutluluk haliyle, tamamlandığını hissediyordu.

Sıcak sabahın, serinmiş gibi yapan bir gölgesinde, kendini çalışacağı yere götürecek aracı beklemeye koyuldu. Şosede ilerleyen arabalar suratına taş fırlatmasın diye yalnızca dua edebiliyordu. En sonunda sağasalim yola koyulmayı başarmıştı. Bunda ettiği duaların mı, şansının mı yoksa hiç kafasının basmadığı doğa kanunlarının mı etkili olduğunu asla bilemeyecekti.

Neyse ki çalışacağı yerde, kendini kısmen izole edebileceği ve yine minimum düzeyde ilişki kurabileceği bir yer ayırmışlardı ona. Bundan gayet memnundu. Yalnız canını sıkan tek şey, üzerine zimmetlenmiş odaydı, içindekilerle beraber. Bu da ona, işini bir an önce bitirip teslim etmesi için yeterli motivasyonu sağlamaya yetiyordu. Başını derde sokmaya hiç mi hiç niyeti yoktu.

Akşamı yine çay faslı sonrası dizi keyfi yaparak bitirdi. Uzun zamandır yapmayı planlayıp da hep aksattığı yogasına da ufak ufak başladı. Nicedir son derece durgun olmasına rağmen, vücudunun bunun tam tersi, son derece esnekleştiğini farkedip sevindi. Tüm bunlardan sonra artık güzel bir uyku çekmeyi hakediyordu. Kendi kendine iyi geceler diyerek, her zamanki gibi hayaller kurarak uyumaya çalıştı. Sonra, uyumuş.

- - -

Önceki yazılar:

1. Gün. /2. Gün. / 3. Gün

Özgün içerik: 33009F20E56E8A50600F17779D59BCFDBA8E61AA

İlkbaharın da Bir Hüznü Vardır

Sonbahar alınmasın ama, ilkbaharın da kendince bir hüznü vardır.