Yavaş Yavaş

Babam yeni ölmüş birinden bahsederken, daha çok da nasıl ya da ne zaman olduğuna dair ayrıntı verirken  “teslim oldu” tabirini kullanır hep. “Teslim olmak”. Ölüme teslim olmak. Sanki yaşamak suç! Bu lafı duymak her defasında irkiltir beni. Ölümün kendisine ya da ölen kişiye duyduğum histen ayrı bir şeydir bu. Yaşamak hakkımız değilmiş, ölümün elinde bir oyuncakmışız gibi.

Ama ölüme değil, toprağa, yere göğe teslim olmak var bir de. En azından bu bana daha naif geliyor. Huzura ermek diye bir şey varsa, işte bu bana en huzurlu yol gibi görünüyor.

Huzurlu bir ölüm var mıdır ki? Ölenlere sormadan bilemeyiz tabii. Ama her şeyin huzurlu bir çeşidi olabilir, bir yanı belki. Huzurlu bir yaşam olabileceği gibi, ki bu en zorudur, huzurlu bir ölüm şekli de mümkün olabilir.

Teslim olmak dedik ya, ama toprağa teslim olarak. Toprağa karışarak. Ölüme yakalanmadan, onunla barışarak. Toprağın içinde, yerin altında değil. Üzerinde bulutlar gezinmeli, rüzgar arada bir tenini yalayıp geçmeli. Ağaçlar, kocaman ağaçlar yükselmeli etrafında. Ara sıra, güneş ışınları sızmalı, ağaç dalları arasında bulduğu boşluklardan. Derin, tatlı bir uykuya dalmış gibi uzanmalı toprağın üzerine, sereserpe. Üzerinde çirkin böcekler, sinekler değil kelebekler uçuşmalı. Ölümün bozan, kirleten, sanki yaşamdan intikam alır gibi çirkinleştiren elleri değmemeli. Huzurlu, sakin, ruyasız bir uykuda, yavaş yavaş sızmalı toprağa. Güzel kokular yayılmalı etrafa. Yavaş yavaş.

Geriye bir anı bile kalmamalı hafızalarda.

Reklamlar

Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #7

Yemek yeme anı, insanın en savunmasız anlarından biri gibi görünmüştür hep bana. Bazen farkettirmeden incelerim insanları, yemek yerlerken. Yüz ifadelerini izlerim. Dikkatleri değişir mesela. Çok yakın mesafede ama olmayan bir şeye odaklanır bakışları.

Ortama göre farklılık gösterebilir tabi davranışlar. Kalabalık yenen bir yemekse, ayak üstü atıştırmaysa farklı; yemeğin türüne göre, mesela çorbaysa, sandöviçse farklı, kahveltıysa farklı olur. Ama yine de, şartlar ne olursa olsun, dikkatlice baktığında, bazı anlarda ele verir kendini.

Yutkunurken yalnızsındır, çaresiz ve savunmasız. Yalnızca önündeki yemek ve sen varsındır. Dünya, hayat ikinizin arasında gider gelir. O an, yalnız o eyleme aittir, sanki yemesen bir dakika sonra ölecekmişsin gibi. Tamamen teslim olmuşsundur.

……….

Aslında her ağaç bir Ent.

……….

Mutlak huzur ve mutluluk simulasyonlu Matrix yapsınlar, tüm yaşam haklarımı teslim edebilirim. Yoksa şu bahsettikleri öbür dünya böyle bir şey mi diye de geliyor aklıma hani. Ama orada bir belirsizlik, bilinmezlik var. Kesin şartlar olmalı, yoksa olmaz.

.

İsmiyle Müsemma Sığınak Cafe

Evde olmadığım zamanlarda kendimi hep daha yaratıcı hissediyorum. Ayrıca yaptığım işe, bu iş her ne olursa olsun, daha çok konsantre olabiliyorum; kitap okumak, yazı yazmak, fotograf, videolar üzerinde çalışmak vb. Evde her ne kadar kısmen izole bir ortamım olsa da diğer yerlere göre dikkat dağıtıcı çok fazla unsur var.

Evde beraber yaşadığım insanlar, ki biz onlara kısaca “aile” diyoruz, ve onların düzenlerine uyma gerekliliği başta geliyor. Ayrıca tabi ki kendi gündelik rutinlerimi de buna eklemek gerek. Kendi kendimin de rahatını bozuyorum, bu kaçınılmaz. Çünkü bir insanın hayatta kalması için asgari düzeyde yapması gereken şeyler de var. Bunlar da yemek yemek, hatta öncesinde yenilecek şeyi hazırlamak; tuvalete gitmek, ki bu da gün içinde alınan sıvı miktarına göre değişir; çay kahve hazırlamak, onları içmek, ortalığı düzenli tutmak, banyo yapmak, aile bireylerinin yardım taleplerine karşılık vermek vs.

Kitap okumak, film izlemek gibi kültürel aktiviteler için de illa ki belli bir moda girme beklentisi ve baskısı da bu aktiviteleri kendi içinde bir “yapamama”, “edememe” döngüsüne sokmaya yetiyor. Her an rahatsız edilme tehlikesi ve bunun yarattığı tedirginliği de buna eklemeli.

Müzik dinlemek başlı başına bir iş. Yok tamam, o kadar abartmayayım ama bazen gerçekten de ne dinleyeceğime karar vermede de haddinden fazla kararsız kaldığım oluyor. Şimdi bu ruh halime ya da halsizliğime en iyi ne gider, beni ne açar diye arayış halindeyken sonunda kendimi hiçbir şey dinlemez halde de bulabiliyorum. Bunun sonunda elde ettiğim tek şeyin de zaman kaybı olması acı bir gerçek elbette.

Şimdi ben bunları niye anlattım? Başlıkla ne ilgisi var? Tamam oraya geliyorum. Hatta geldim, o başlığın içindeyim şu anda. Sığınak Cafe’deyim. Yaklaşık üç saattir buradayım ve bir saat daha oturmayı planlıyorum. Bu önümdeki bir saat ise tamamen mecburiyetten zira adaya dönmek için en makul vapur seferi o saatte de ondan. Eğer onu kaçırırsam bir dört saat daha buralarda takılmam gerekir ki bu soğukta hiç de niyetim yok buna.

Gelelim Sığınak Cafe’ye. Buraya neredeyse on senedir geliyorum. Hayatımda değişiklik yapmak arzusunu hissettiğim diğer bir çok şeye karşın, hep aynı kalmasını isteyeceğim ve ilk adım attığım andan beri hep öyle kalmayı başarmış bir yer burası. Tam da ismiyle müsemma, yıllardır sığınağım olmayı başarmış bir mekan.

Kendimi bu kadar rahat ve de huzurlu hissettiğim nadir yerlerden biri Sığınak. Üstelik buradayken önümde duran şeyden beni koparacak bir şey de yok. Kitabımı okuyabilirim, yazı yazabilirim, müzik dinleyebilirim, bir şeyler yiyip içebilirim, manzarayı seyredebilirim, biraz insan yüzü görüp arada bir de teşekkür edebilirim. Çünkü burada ben sadece arzu ederim ve sonra onlar olur. Kahvem önüme gelir, müzik kulağıma süzülür, manzara tam karşıma serilir.

Etrafımda olup bitenler, insanlar, konuşmalar sadece oradadırlar, benim işimi yapmama hiçbir zaman mani olmazlar. Beni ismimle çağırmaz kimse, telefonum çalmadığı sürece de rahatsız edilme ihtimalim yoktur.

Burada her şey benim için. Dışarıda yavaş yavaş kararan hava, karşıların ışıkları, buranın kendine has kokusu, dokusu, rengi, sesi, soluğu… Burası evimden, aslında başlı başına bir insanın gerçek sığınağı, yuvası olması gereken yerden daha çok koruyup kolluyor beni. En çok da zihnimi, aklımın dengesini. Benden bir şey beklemiyor, istemiyor. Yalnızca kendisini sevdiğimi biliyor.

Evet sevdiğimi, çünkü mekanların da bir ruhu vardır, mekanlar yaşayan yerlerdir. Orayı varedenlerin ruhundan da bir şeyler taşırlar içlerinde. Tamam, pek gizem katma niyetinde değilim yazıya ama bu düşüncemi de paylaşmadan geçmek istemedim işte. Bu yüzden burayı burası yapan insanlara da teşekkürü bir borç bilirim.

Kadıköy benim adadan birinci kaçış durağım olmuştur hep. Sığınak da dediğim gibi, on yıldır bu durağın en güvenilir, en huzur verici yuvası oldu benim için. Bir o kadar daha ve hatta çok uzun yıllar boyunca burada kalmasını diliyorum.

*Fotograflar için not: Fotograflar buradan alınmıştır.

 

Özgün içerik: 2C4D6575A9AC234945BD9445E9CE98837556842C


Göğün Yüzü Gülecek

Bugün göğün de yüzü asık

Gözü yaşlı.

Nedenli nedensiz bir sıkıntı,

Bir içi içine sığamamazlık hali.

Havadan mı geliyor bu tedirginlik?

Yoksa içimizi mi okuyor, ondan mı huzursuzluğu onun da?

Sudan bir alacağı vardı,

Onu aldı.

Şimdi gözyaşıyla diyetini veriyor gibi.

Ama elbet yağmur diner.

Ve hani ardından da içimizi ısıtan

Sakin bir toprak kokusu olur ya.

İşte öyle olacak.

Herşey yerli yerini bulacak.

Onlar huzur içinde olacak.

Bizse yine huzuru arayacağız

Her taşın altında, her kıyıda, her fırtınada.

Sonra bir gün, göğün de yüzü gülecek.

 

Özgün içerik: 508E54827D2D7CD49069EEBA92A3FDCE1BF261E2