Ben Nerede Değilsem…

Yarın evden çıksam, vapura binsem, her zamanki gibi. Vapur kopartsa palamarı, hızla ayrılsa iskeleden, sürme iskeleler denize düşse, bekleyen yolcular arsından bir tek ben binebilmiş olsam vapura. Öyle bir lodos olsa ki, bana hiç dokunmasa ama vapuru da yolundan şaşırtsa. Sonra sakinleşse rüzgâr, sakinleşse deniz, dalgalar. Tam herkes rahat bir nefes almaya hazırlanmışken, bilinmeyen bir istikamete çevirse başını vapur.

Kaptanın kafası o gün bir şeye bozulmuş olsa mesela. “Yetti be!” dese, “başlarım iskelenize de, tarifenize de, Marmara’nıza da”. Kırsa dümeni rastgele, kimse bilmese, bir tek o bilse. Hatta o bile bilmese. O kadar tepesi atmış olsa.

Herkes şaşkın şaşkın pencerelere, açık salonlara koştursa, ne oluyor diye. “Nereye gidiyoruz?” deseler. “Kaptan yolu şaşırdı” dese biri. Bir diğeri, “lodos başına vurdu kaptanın herhalde” dese. Bazı çok bilmişler, “hadi ne duruyorsunuz, dayanalım kapısına, bir bir soralım bunun hesabını” deseler. Mahallede çenesi düşüklüğüyle tanınan bir hanım da, “buna düpedüz adam kaçırmak denir, yetişin komşular, insanlık öldü mü, yazın bunu, gazetelere yazın, televizyonlara verin” diye velveleye verse.

Biraz sonra garson, elinde genişçe tepsisini sallayarak, “çaylar taze, sıcak sahlep var, sinirleri yatıştırır, gerginliği alır, sakinleştirir, sıcak sıcak” diye diye dolaşsa vapuru boydan boya.

Ben elimde bol tarçınlı sıcak sahlebim, tenha bir yer bulsam açıkta. İskelede vapura, bu deli vapura binememiş, ve şimdi salonlarında kimi yerinde duramayan, kimi zaman geçtikçe sakinleşen diğer yolcuları düşünsem. Onlar zannededursunlar, “vapur elbet yoluna döner, kaptan belki acemidir de onun için şaşırmıştır rotayı” diye, bir tek ben bilsem kaptanın asla dönmeyeceğini. Yalnızca ben, tek kaygısız ben olsam koca vapurda.

Delice bir sevinç sarmış olsa kaptanı da. Hani her şeyin başlangıcı korku verir ama yola bir çıktı mı sanki kırk yıldır yaptığı şeymiş gibi gelir ya bazen insana, işte öyle bir kendine güvenle, öyle bir sevinçle, heyecanla sarılsa dümene. Ve bunu yine bir tek ben bilsem. Bilinmeze yol aldığımızı yalnız ben bilsem.

İskelesiz, rıhtımsız denizler aşsak, millerce. Artık hiç umudu kalmasa diğer yolcuların, bildik bir iskeleye bağlayacağız diye. Günlerce böyle devam etse. Hani filmlerde olur ya, bir felaketten beraberce kurtulmuş bir grup insan arasında başlayan arkadaşlıklar olsa; artık kaygı dolu, şikayet dolu cümleler yerine gündelik, sıradan sohbetler edilmeye başlansa.

Sonunda bir limana varsak, gemi iskeleye bağlamadan yanaşıp ayrılsa gene. Bir tek inen ben olsam. Alabildiğine kedi ve deniz kuşu kalabalığı sarmış olsa kenti. Bir de tek tük insanlar, güler yüzlü, kaygısız, işsiz, güçsüz… Vapurdaki şaşkın yolcular pencerelere, açık salonlara koşturup baksalar. Ben kaptana el sallasam yalnız. Bir tek o bilse, olmadığım yerimin burası olduğunu.

Elimdeki sahlebin sıcak buğusu, tarçının kokusu hiç gitmese.

 

Reklamlar

Galata Kulesi

Bir ara eski Galata Kulesi kartpostaları biriktirirdim. Elime fotograf makinesi geçti mi de Galata da nasibini mutlaka alırdı bundan. Aşağıdaki fotograf 1998 senesinden; elime fotograf makinesini, daha doğrusu Zenit’i yeni yeni aldığım zamanlardan ve yanlış hatırlamıyorsam bir fotograf gezisinden kalma. Hatta bu kadar yıl sonra kendi çektiğim bu fotografa ilk defa bakıyorum çünkü yalnızca film banyosu yapılmış fakat tab edilmemişti. Şimdi elimdeki bu eski negatifleri taramaya başladım ve işte en sevdiğim konuyu, Galata Kulesi’ni içerenini buraya koyuyorum.

Üzerinde fazla oynamadım zira o lekeler vs. daha da eski gösteriyor fotografı, sanki ’98 senesinde değil de 60’larda falan çekmişim gibi. Kendimi avutuyorum yani.


Batık Karaköy iskelesini de anmadan geçmeyelim bu vesileyle.

 

Ada

Beni tanıyanlar bilir ada deyince nasıl tüylerim ters dönüyor. Şimdi de o anlardan birindeyim. Vapuru kaçırdım. İşte bir ada klasiği. Tabi bu kez benim de hatam var inkar edemem. Bugünün pazar olduğunu unutup normal tarifeye göe hareket edince göz göre göre vapuru kaçırdım. Ama sorun o değil. Sorun bir sonraki vapurun iki buçuk saat sonra olması.
Önce sinirlendim. Sonra deli gibi dolaşırken ortalıkta, bu arada eve mi gitsem yoksa buralarda mı oyalansam diye de düşünürken, bir arkadaşıma rastladım ve benimle dalga geçmesine izin verdim. Ardından bakkala gittim. Bakkal Battal Amca’ya… Bir sürü abur cubur aldım, çikolata falan -sinirliyim ya. Sonra hem onları yemek hem de film izlemek için uygun bir yer aradım kendime. Parkta bir banka oturdum. Yağmur başladı. Ordan kalktım iskeleye geldim. Aburcuburlara yumuldum. Ücretsiz internet varmış yaşasın! Film sonraya kaldı. Film dediğim X Files. Tamam çok retro kaçabilir kimilerine ama eh eski takipçilerindeniz. Son sezonları kaçırmıştım. Tam da heyecanlı bir bölümde kaldım 9. sezonda. Hani şu “to be continued” diye bitenlerden. Öyle böyle değil yani. Neyse bedava interneti görünce X Files izlemekten vazgeçtim. Tabi oyalanınca da servis süresi dolmuş bağlantının. Allahın adası işte. Beleş dediği bu kadar olur. Ee n’oldu, hem vapuru kaçırdım hem X Files’ı hem de bir sürü aburcubur yedim üstüne. Ve hala vapur bekliyorum.
Ada ada dediğiniz batsın yerin dibine. Çakma internetini de alsın başına çalsın ttnet. Şarjım da bitiyor…