O Kadar Çok Yazıyorum ki

O kadar çok yazıyorum ki. Aklımdan en çok. Zihnimde gelip geçen düşünceleri, fikirleri yakalayabildiğimce, hayali defterime hayali kalemimle neler neler yazıyorum. Yakalayamadıklarım da belki başka bir an, bambaşka fikirlerle, hayallerle, çağrışımlarla el ele, kol kola ve tamamen bambaşka şekillere bürünerek çıkıyorlar karşıma. Ama hep oradalar biliyorum. Ben çoğu zaman onları toparlayıp bir sıraya koyamadığımdan yakınırken, onlar türlü çeşitli ifadelerle hayat buluyorlar nihayet.

Tüm bunların çok azını gerçek kağıda aktarıyorum. Onların da çok çok azı yine burada yer buluyorlar kendilerine. Yazmaya değer bulmadığımdan değil, ya da okunmaya. Kimisini çok kişisel buluyorum mesela. Ama aslında burada yazdığım her şey son derece kişisel. Yazdıklarıma yorum geldikçe seviniyorum bir de. Karşılıklı konuşmada söylediğim bir şeye yanıt verilmesi gibi. Nasıl ki insan birine bir şey anlatırken, karşıdakinin can kulağıyla dinlediğinden emin olduğunda mutlu olur, daha da iştahla anlatır ya, öyle bir his oluyor işte. Bahsettiğim, fazla kişisel bulduğum yazılarımı da buraya yazmayışımın sebebi sanırım, o yazıyı yazmama vesile olan durumla doğrudan muhatap kişinin yapacağı yorum veya vereceği yanıtın daha tatmin edici olacağı beklentisi.

Önceleri bu kadarını bile yapmadığımı farkediyorum şimdi. Zihinde kurgulama kısmını daha çok uzatırdım, yazmaya bir türlü elim varmazdı. Bunun insanı daha fazla kafa karışıklığına sürüklediğini de zannediyorum. Bir zaman sonra, mantıklı olabilecek fikirlerden bile, galaksileri yok etmeye yetecek bir kaos yaratmaya başlıyor insanın zihni. Tetris gibi bir hayat yani, baştan her şey yerli yerine konulabilir, dakik ve öngörülü davranılabilirse ne ala, ama ipin ucunu bir kaçırdın mı, o zaman fena: Dünya başına yıkılıverir.

Artık öyle ya da böyle yazıyorum. Bazen bunun sonunda zihnimi de daha rahatlamış buluyorum. Bu bazen birisine yazılmış bir mektup oluyor, bazen sonradan üzerini karaladığım bir not, bazen bir şikayet yazısı, bazen sadece bir defterin sayfasında kalıveriyor, bazense buraya dökülüyor.

İyi ya da kötü, bu önemli değil. Bakmayın her yazının altındaki “nasıl buldun?” yıldızlarına. Burası bir nevi karalama defteri, cebimdekinden farklı olarak. Burası biraz da cesaretimi topladığım yer, her ne kadar son derece kişisel olsa da, evrene salıverdiğim, bir araya gelmiş kelimeler. Son bir gayretle “yayımla” butonuna basıp, “sen sağ ben selamet” diyorum zihnimdeki kaosa.

Haydi kalın sağlıcakla.

 

Özgün içerik: 58945C4B6F40C9F2B3350ED17010EE49C95D2C71

Eski 45’likler

Bugün odamı düzenledim. Az daha beklesem çöp eve dönüşecekmiş, onu anladım.
Çekmecelerden, raflardan, kitapların dergilerin arasından neler çıkmadı ki. Kitabevlerinin taksit faturaları (bir tomar), Roll koleksiyonum için kendi hazırladığım bir index, indirilecek film listesi, indirilecek müzik listeleri (bilimum zamanlarda not edilmiş ve bir yerlere sıkıştırılıp unutulmuş kağıt parçalarında), tekrar ziyaret edilecek web sitesi adresleri (aman allahım bookmark teknolojisi yok muydu o zaman!); 2000 yılına ait, amorti çıkmış bir kazıkazan kartı; ömrünü tamamlamış elektronik aletlerden, belki bir yerde lazım olur diye sökülüp saklanmış vidalar, civatalar, yaylar, kablolar vs.; alışveriş fişleri, çevreci kişiliğim elvermediği, yakınlarda bir geridönüşüm kumbarası da bulunmadığından, çöpe atamayıp sağda solda unuttuğum eski piller; kurumuş ojeler, kurumuş ve pörtlemiş bir uhu, bir sinek cesedi ve toz.
Tabi bunun yanında sevindirecek şeyler de yaşanmadı değil bu yorucu ve bezdirici günde. Uzun zamandır aradığım küpelerimi buldum mesela. Nerede bulduğumu söylemeyeceğim. Birkaç 45’lik plak da bunlara dahil. Gerçi onları aramıyordum ama bulunca da sevindim. Sanki ninemin tavanarasındaki sandığını karıştırıyormuşum gibi…
Yaa insanoğlu işte, neye sevinip neye üzüleceğini bilemiyor. Bir sigara yakmak isterdi canım şimdi bunun üzerine ama neyse. O da geçer.