Şarkılarım Ağıttır

Lhasa‘m…

Tam üç yıl omuş.

Her biri bir ağıta dönüşen şarkılarını dinlemek artık biraz güç olsa da…

.

Reklamlar

Lhasa De Sela’yı Hatırlamak

Bu yıl onu anmayı geciktirdim. Unuttuğumdan değil. Bilerek, tamamen farkında olarak geçiştirdim. Hâlâ idrak edemediğim bir şeyi inkar yolunu seçtim sanki. Hadi sizi onunla baş başa bırakayım. Çünkü o söylemeye başladığında, konuşmak yersizdir.

 

.

Uçsuz Bucaksız Bir Azınlık Doğmuş Bu Memlekette

Hep bahsi geçer ya hani tarihte, yedi yıllık kuraklık ve ardından gelen yedi yıllık bolluk dönemleri vardır. Kimileri de insan ömrünü yedi yıllık evrelere bölerler. Bu yedi yıl önemli bir şeydir yani. Ya da birileri bir önemdir vermiş, ayırmış, bölmüş; ben de onu aktarıyorum. Geleceğim nokta da şu efendim, müzik piyasası mı dersiniz, Kadıköy sokakları mı, yoksa azınlıkta kalmış bir dinleyici kalabalığı mı, işte onların özlemle geçen yedi yıllık döngüsü bitti geçtiğimiz günlerde. Kesmeşeker’in yeni albümü çıktı.

Şimdi tabii bu dönemi de ben yedi yıllık döngüye bağladım ama kıtlık-bolluk dönemine benzetmeyeceğim. Zira bu geçtiğimiz yedi yıllık zamanı, genişçe bir külliyatla bolluğa çevirmesini de bildik, dinleyici olarak.

Farkındayım aslında, üzerinden bir on gün geçti bile. Ama ben gidip bir mağazadan, sıcak sıcak, etli butlu cd’sini almak istediğimden ve bu süre zarfında “köyden” dışarı çıkmadığımdan; yeni albümü dinlemek için de, bu yazıyı kaleme almak için de bekledim, sabrettim. Şu satırları karalarken bile hâlâ albümü dinlemediğimi belirtmek isterim.

– – –

Kadıköy’deyim. Kahvemi yudumluyor, yüksekçe bir yerden Kadıköy sokaklarını seyrediyorum.

Kesmeşeker biraz Kadıköy’dür. Yok, Kesmeşeker her şeydir, ama aynı zamanda Kadıköy’dür. Bu yüzden, biraz hakkını da vermiş olayım diye- Kesmeşeker’den çok Kadıköy’ün belki- geldim, burada alayım dedim yeni albümü elime. Biraz da ritüel insanı olduğum için belki.

Gelir aklıma bazı an, Kadıköy mü Kesmeşeker’e yakışır, yoksa tersi midir, diye. Misal, karşı yakada olmaz da olmaz kimi güzelliklere kucak açtığı gibi, Kesmeşeker’i de öyle bağrına basmıştır Kadıköy. O yüzden Kesmeşeker biraz Kadıköy’dür.

– – –

O, uçsuz bucaksız azınlıktır. Onlardan birini görseniz tanımazsınız belki ama nerede karşınıza çıkacağı da belli olmaz. Uçsuz bucaksız azınlık da birdir, benim gönlümde. Tam albümü almış dükkandan çıkarken mesela, kulaklarınıza bayram ettiriverir, Cenk Taner sesiyle.

Ve Kesmeşeker her şeydir. O, soyu asla tükenmeyen ama ezelden beri de inadına nadir bulunan bir bitki gibidir, bir çok derde deva. En çok da yalnızlığa, biraz da kalabalıklılığa, azlığa, çokluğa, anlaşılmamaya, çok anlaşılmaya. Onunla umutsuzluk yasaktır. Onunla,  insanlara karmaşaya tahammül etmek daha kolaydır. Çünkü bunlar olağan durumlardır. Bir şeyler olacağı belliyse eğer, tutar bizi düşmeden. Aşkımız olur, dostumuz olur, günlerimizin nuru olur. Acıların kralıdır, bu kusursuz cinayetler çağında. O, eyersiz atlara binmek gibidir, gayet yalın, gayet çıplak. Yaşamak bazen sabır istese de, kalbi kırıklar bankasında, eh ne de olsa tek kişiyizdir  biz hâlâ, onunla. Ama zaten, böyle şeyler işte. Kral ölse, şehir düşse bile, iyidir iyi.

Hülasa bizim, gerçekten özleyince, tüm tercihimiz Kesmeşeker‘den yanadır.

Hadi şimdi izninizle, siz bunu okuyadurun, ben kulaklarımı şenlendireyim.

Hadi kaptan, seninleyiz memlekette!

– – –

Bu ve bu da ilginizi çeker mi ki?

.

Yılmaz Bir Peşrev Ömrüm

Hani bazı şarkılar, dinlerken alıp belli bir döneme götürür ya insanı, hatta özellikle bir tarihe falan, ne tuhaf. Ama sanırım bunu en az yaşatan Yeni Türkü oluyor, onu farkettim. Çünkü neredeyse kendimi bildim bileli dinlerim Yeni Türkü’yü ve hiç belli bir zaman hissi çağrıştırmıyor. Sadece bir eskilik var, hani nostaljik diyemeyeceğim ama eski kitap kokusu gibi, öyle bir şey. Bir tarihi, bir mevsimi, bir dönemi değil de bütün bir tarihimi kuşatmış gibi.  Acayip.

Bütün şarkıları tek bir şarkı gibi geliyor bazen. En sevdiğim şarkı.

Ama hele bir tanesi var ki, hayatımın fon müziği gibi; hiç durmadan, yılmadan tekrar tekrar, dönüp dönüp duran…*

* Bu yazıyı yazdıktan sonra bir göz atayım dedim ekşi sözlük’e, ve şunu okuyuverdim. Hayat çok tuhaf blog..

.

Ben Müziğim

Bugünlerde neye ne diyeceğimi bilemiyorum. Gündemi mümkün olduğunca takip etmemeye çalışıyorum. Ama insan bir şeyden kaçsa başka şeye yakalanıyor. Dolapta kışlıkları kaldırıp yazlıklara yer açmak gibi, ya da tersi. Yani illaki takip edilecek bir şeyler bulunuyor. Kendi iç dünyamın gündemi ise dışardan daha karmaşık, hatta belki dışarısı da bu yüzden öyle, en azından kendi gerçekliğimde.

Ben şimdi nereden geldim bu mevzuya hiç bilmiyorum. Gerçekten. Asıl amacım bu değildi. Bir şeyler paylaşalım dedik, tamam da nedir bu illa ki bir giriş yapayım, bir gelişme, bir sonuç olsun durumları? Ne yaparsak yapalım, öğretilen yolun dışına çıkmakta zorlanıyoruz. Ne zormuş arkadaş kendi seçimlerini yapmak! Halbuki hayat kafasına göre takılıyor, höt diye girişi atlıyor, sadete geliyor mesela, veya bir bakıyorsun, hoop her şeyin sonu. Hani sona da benzese…

Neyse geçelim bunları, asıl mevzu şu:

Hayatın girişi de, gelişmesi de, sonucu da işte bu. Bazen diyorum ki, hani şu mitolojide var ya ölüp de bir şeylere dönüşen insanlar, hah işte öyle bir şey olsun ben ölünce. Bir müzik parçasına, bir şarkıya dönüşeyim, kimselere görünmeden orada burada yankılanayım. Böyle bir şey kalsın benden geriye.

.

Bire Yüz Kazandıran Bir Hikayem Var

Elalemin oğlu  zamanında limon satıp bire iki, üçe beş derken holdingler kurmuş. Ya ben ve benim gibiler ne yaptı? Elimiz üç kuruş gördü mü gittik kitaba kasete yatırdık.

Hatırlıyorum, bir zaman sahaflar ikinci evim gibiydi. Kadıköy’den Beyoğlu’na, o kitapçı senin bu kitapçı benim dolanır dururdum. Çalıştığım iş yerinin kitap ve müzik kısmında molalarımı değerlendirir, maaşımın ancak sembolik bir kısmını ay sonunda elimde görür, geri kalanını farklı formlar almış şekilde kütüphanemin raflarına dizerdim.

İçinde sahafları barındıran pasajlar beni başka bir boyuta taşıyan dipsiz tüneller gibiydi. Şimdi onların çok azı varlığını o zamanki halleriyle koruyabildiyse de, hala ara sıra kimisine gider, el alırım o kitaplardan. Dükkan dükkan dolaşıp da, parmaklarım kara bir toza bulanmış halde pasajın kapısından çıkmak gibisi yoktur.

Bir de kasetlere gelelim. Cd’ler yaygınlaşıp ilk cd çalarımı edindikten sonra beni zorlu bir yolun beklediğini az çok anlamıştım. Anlamıştım ama kim dinler? Bir ara bazı müzik dükkanlarına sipariş verir, sevdiğimiz grupların, şarkıcıların albümlerini kasetlere çektirirdik. Korsan morsandı ama o zamanın şartları da onu gerektirmişti. Tabi sonradan bunda da bir gelecek olmadığını anlamış olmalıyım ki, daha cd çalarım bile yokken cd koleksiyonumu oluşturmaya başladım.

Ah o günler! Ne acı vericiydi. Meçhul bir gelecekte dinlemeyi beklediğim, tek avuntusu da orijinal kartonetleri olan o cd’ler. Ne mp3 vardı ne de hızlı internet. Hızlı diyorum bakın, internet vardı ama varla yok arasıydı diyeyim siz anlayın. Napster’dan ite kaka indirdiğimiz yarım yamalak şarkılar vardı. Sonra o yarım yamalak şarkılardan iştahım kabarmış halde kendimi yine bir müzik dükkanında bulurdum.

Şimdi işin kolayı var, ne istersek bir tık mesafesinde elde ediyoruz. Hatta tüketebileceğimizden fazlasını. O eski açlığımızı mı doyuruyoruz bilmem. Harddisk’imde yer kalmadıkça hem bir panik duygusuyla hem de tuhaf bir hazla doluyorum. Bu arada en çok da orijinal albüm kartonetlerini, kaset kapaklarını özlüyorum.

Ama yine iflah olmuyoruz, olamayız da. Dipsiz tünellerden geçip gittiğimiz o başka boyutlarda bizim bu kitap tozları bire iki değil bire yüz veriyordu çünkü. Gerçek hayatta geçmese de…

 

Özgün içerik: 5C614B418DDC840BC7F2A0DF130C5F9F965876AD


Bir Roman Kahramanı

Bugünlerde kararsız biraz da tutarsız oldum. Bir roman kahramanı gibiyim. Binbir iç çatışması, gelgitler, gidememekler… Düşüncenin sese dönüşmesi, sesli düşünmeler; hislerin renklenmesi. Ama renklerim pek bir soluk, hatta renksiz,  ışığı yansıtmıyorlar. Işığı nereden buldular ki? Hıh!..

Fon müziğim her daim benimle. Gayet değişken. O da olmasa zaten ne yaparım. Müziksiz bir hayat hata değil miydi? Öyle dememişler miydi? Olabilirdi.

Ah bak işte, kurduğum bu cümleler bile bir fon müziğinden esinlenme. Ama bir ben farkındayım bunun. Söylemem nereden geldiğini. Ama işte bir şeyler buldum onda. Bulmasam takip eder mi beni?

Duyularımızın hafızası olduğunu biliyor muydunuz? Eh, ben buna böyle diyorum, evet. Duyularımızın bir hafızası var. Mesela bir sesi hatırlayabilirim. O anda duymam gerekmez. Zihnim onu sandığından çıkartıp getirir, önüme koyar istersem. Sanki o anda duyuyor gibi sesin tınısını, rengini hissederim. Hiç uzun zamandır konuşmadığınız yani sesini duymadığınız birinin sesini hatırlamaya çalışmadınız mı?

Aynı şey tatlar ve kokular için de geçerli. Özellikle yoğun aroması olan bir şeyin kokusunu şıp diye hatırlayabilirim. Hatta tükürük bezlerimi çalıştıracak kadar. Tarçın mesela, ya da muz. Çileği denedim, biraz daha çalışma gerektiriyor.

En güzeli de dokunma duyusu. Gözlerinizi kapatıp, herhangi bir nesnenin dokusunu hayal edip ona dokunduğunuzu düşünün. Parmaklarınızın ucunda yarattığı hissi düşünün.

Fon müziğim de her gün, günün her saati beni böyle takip ediyor. Bir yerlerden bir şeyler duymama gerek yok. Hafızama işlenmiş repertuardan seçmece, o anda ne lazımsa o başlayıverir.

Müzik hiç olmasa ne olurdu acaba? Ya da olduğu halde biz ondan mahrum kalsaydık… Ne acı.

Nereden nereye geldik, attığım başlığa bak bir de buraya bak. Ama işte dedim ya gelgitler, falan filan. Beni bu şarkılar mahvetti desem yalan olmaz herhalde.

Ama bakın bu başlık beni nerelere, gayet yerli yerinde bir şeye getirdi,

Orhan Veli’nin “Bir Roman Kahramanı”na:

“Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,
Saros körfezinden rüzgar esiyordu,
Ve ben, bir roman kahramanı,
Ot yatağın içinde,
İkinci dünya harbinde,
Başucumda zeytinyağı yakarak
Mevzuumu yaşamaya çalışıyordum.
Bir şehirde başlayıp
Kimbilir nerede,
Kimbilir ne gün bitecek mevzuumu.”

Mevzuumuzu yaşayalım, hayatımızın fon müziğini hiç kaybetmeden.

 

Özgün içerik: AFC2B9A6B9064A6976FA8BA17BF0C4C0D3F163E4


Anlar, Karşılaşmalar, Çağrışımlar #3

Herkesin bir çilesi var kendince. Birinin yeni ayakkabısı ayağını vurmuş, ötekinin burnu patlak, koşar adım yürüyor. Bayramlar seyranlar gönüllerde, sırada hayat var.

Hangi sanat dalı müzik kadar gezgindir? Tramvayda, İstanbul manzarasına bakıp Edith Piaf dinlerken kendimden geçebiliyorsam hayat budur. Sanat da budur!

Bu bayram çalışmayı tercih etmiş. Çok kurnazca. Yani bana göre. Bahanenin iyisi kötüsü olmaz neyse ki.

Nerden çağrışım yaptı bilemiyorum ama hadi bu da Yeni Türkü’den gelsin:

 

Her şey kendi iradesince yuvarlanıp gider. Benim de diyeceğim budur. Kafam karışık ve yorgun bu aralar. Evet.

 

Vincent Delerm Büyüsü

Yotube’un yeniden açılması şerefine!

Nasıl bir ruh halinde olursam olayım, dinlediğimde yüzüme gülücüğü konduruveren bir zatı muhterem kendisi. “Vincent Delerm Büyüsü” diyorum ben buna. Üzerimde pembe bulutlar gezinmesine sebep oluyor bu büyü. Sözü uzatmadan seyreyleyelim bari.

 

Küçük Mutluluk Anları

Sığınak’ın tuvaletindeki eski moda vitrinli dolaba hastayım. Tam alaturka tuvaletin karşısında, sürgülü kaplama taklidi kapaklar, onun üstünde, içinde bir kaç rulo tuvalet kağıdı ve onların önünde de yine sürgülü cam kapılar. İnsan bu ayrıntıları ancak belli bazı pozisyonlarda görebilir, malum.
Bir ihtiyaç giderme esnasında, insanın her zaman kendi kendine gülümseyesi gelmez. Bunu hatırlatacak bir şeyler gerek. Bir ayna veya onun yerini tutacak bir şey. Hem insan kendini hayatta kaç defa çömelir vaziyette görebilir ki? Sayılıdır tabi. Bu sayılı anlardan bazılarını Sığınak Cafe’de yaşayabilirsiniz. Hem de lezzetli bir çay ve güzel müzik eşliğinde. Müziğin sesini duyabilirsiniz ama çayı önce ya da sonra içmeyi tavsiye ederim. Fakat yerinize döndüğünüzde, yüzünüzdeki gülümsemeyi biraz bastırsanız iyi olur, yoksa tuvalette gizli gizli neler yaptığınızı anlarlar.
Haha şaka canım! Nereden anlayacaklar?
Hem Orhan Veli ne demişti,

“Sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım zaman
Beni deli zannedeceklerini düşünüp
Gülümsüyorum.”

Deli olmak güzel bazen, insan düşünmeden bazı şeylerin tadını çıkarabiliyor bu sayede.
Hadi şimdi gülünüz, güldürünüz ki yüzlerde çiçekler açtırasınız.