Mini Öykü #4

Sonra hışımla,

Bütün kitapları yakın! Bütün satırları karalayın! “

dedi.

“Söz uçsun, yazı batsın!

 

.

Reklamlar

Mini Öykü #3

Papatya toplarken, taç yaprakları tek sayı olanları seçmeye özen gösterirdi.

.

Kahrolsun Masallar!

“Şu insanlara hiçbir şey çok değildir”, diyor Sait Faik. Bunu diyen birinin son derece insancıl tabiatlı biri olduğunu söylemek çok zor olmasa gerektir. Hele söz konusu Sait Faik olunca, benim için bunu kabul etmek daha da kolaylaşır.

Bir de kendime dönüp bakıyorum; aslında kendimi de son derece insancıl görürüm, genel olarak. Ama iş Sait Faik’in bu sözüne gelince, her ne kadar buna içtenlikle katılmayı istesem de, tam bir inançla söylemekte zorlanırım. Zannettiğim kadar insancıl olamadığımı hatırlatıyor sanırım bu bana. Ancak kısmen katılabiliyorum. Mesela diyorum ki, “bazı insanlara hiçbir şey çok değildir”. Bu “bazı insanlar” muhakkak iyi insanlar olmalılar ki iyi şeyleri haketsinler. Ama geriye kalan bazılarına ise her şey, pek tabii ki, çok gelebilir.

Yani kendini son derece insancıl olarak addeden ben bile, bazı insanların iyi, bazılarınınsa kötü ve iyilik-kötülük derecesine göre de, hakettikleri şeylerin farklı olduğuna dair hüküm verebiliyorum.

Ama belki de bu sözü ta başından yanlış değerlendirdim. Hatta iki şekilde yanlış değerlendirmiş olabilirim. Birincisi; Sait Faik de aslında bu sözü söylerken, ille de olumlu bir anlamı kastetmemiş olabilir. Onun dediği “hiçbir şey”in içinde, iyi şeyler olabildiği gibi kötü şeyler de mevcuttur belki. Yani diyordur ki aslında, “şu insanlar ki, hem haklı hem haksız, bazen kötü bazen iyi; yaşamları boyu bir iyi bir kötü derken, ne görüp geçiriyorlarsa hepsini hakediyorlar.” Bu yüzden hiçbir şey çok değil. Az bile! İkincisi; şu insanlardan kastı, yalnızca iyi insanlardır. O zaman, tıpkı benim yaptığım gibi, kendince iyi ve kötüyü, iyiyi hakedenle haketmeyeni ayırmıştır. Zaten benim bu yazımın çıkış noktası olan söz konusu öyküde yazar, nahiyede kolej tahsili yapmış, Fransızca, İngilizce lisanlarını dili gibi bilen; nahiye müdürüyle senlibenli konuşup, erkeklere fikir, kadınlara nasihat veren bir hanımın, elektrik kesintisinden muzdarip nahiye halkını kastederek “şu insanlara karanlık çok bile!”  demesi üzerine söylüyor bu lafı. Ama neme lazım, hanıma da duyurmadan bizim kulağımıza fısıldıyor. İşte orada sözü edilen “şu insanlar” da, yazarın gözüyle, “posbıyıklı Rum balıkçılar, çıplak bacaklı sıska çocuklar, gırtlakları bir karış dışarıya fırlamış Kürt hamallar, doksanlık Rum kadınları, ben, sen, posta müvezzii, o bakkal çırağı“dır. Yani tam şu dakika, benim bile insancıllığımdan nasibini alacak bir ahali.

Belki de bir yerde hataya düşüyorum yine. Bu cümleyi, Sait Faik’in insancıl olduğuna dair üzerimde bıraktığı izlenimi fazla abartıyorum. Peşin peşin herkese, nedensiz, bağlamsız bir sevgi duyuyordu sanıyorum. Hadi diyelim, belki de öyleydi. O zaman da, bir an için, “onun yaşadığı dönemde insanlar, ilişkiler, toplum, her şey daha temizdi, daha az yozlaşmıştı, daha çok sevgiye layıktı, öyleyse gelsin bir de şimdi yaşasın” deme hatasına düşebilirim. Kendi kendime sürdürdüğüm bu zihin kovalamacasında, dedim ya bir an için, bu düşünce aklımdan geçmedi değil. Ama biliyorum ki bunu sırf kıskançlıktan dedim. Üstelik, yine bir an için, o yıllarda insanlığın iki dünya savaşından henüz çıktığını da görmezden gelerek dedim. Ki bu dünya savaşları, o günün insanının zihninde, vicdanında yer etmiş tarihin içerdiği, hepsi de insan elinden çıkmış çirkinliklerin, vahşetlerin, insanlık dışı muamelelerin çok küçük bir kısmıydı. Kendi yaşadığım zaman aralığını düşünürken de bu saydıklarımın üzerine bir 50-60 yılın içeriğini de eklediğimden, fazladan sebeplerim oluyor haliyle, halimden şikayet etmek için. Ama travmalarımızın hesabını, birbirimize savaş yaralarımızı göstererek ölçemeyiz herhalde. Ve tabii ki, her insanı da yaşadığı zaman ve koşullar içinde değerlendirmek gerek. Sonuç olarak, ben bugünüme baktığımda, her şeye rağmen o yılları kıskanmıyor değilim, yargılarımı da ister istemez buna göre yapıyorum.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, sanırım hepimizin gönlünde, “keşke o zaman yaşasaydım” dediği bir altın çağ yatıyor. Zaten ben de, açıkça anlaşılacağı gibi, yaşadığım çağdan memnun değilim ve o zamanlara biraz da kıskanarak bakıyorum. Bir kere sevdiğim, ilham aldığım, öykündüğüm insanların büyük bir çoğunluğu o yıllarda yaşamışlar, bundan iyi sebep olur mu? Bu yüzden de, o zamanlar insanları sevmenin, tam anlamıyla insancıl olmanın daha çok mümkün olduğu fikrine kapılıyorum. Ya da yanılgısına demeliyim.

Bugün artık dünya öyle kirlendi ki. Kirlettiği bu dünyayla birlikte insanlık da öyle kirlendi ve insanlığından çıktı ki, iyi şeyleri hakedenler gittikçe azaldı. İnsancıllık, ancak kendi öznel yargımla tespit ettiğim, o “iyi insanlar”a gösterilecek sınırlı bir erdem haline geldi. Halbuki insancıllık dediğin, koşulsuz, nedensiz herkese gösterilmesi gereken bir şey değil midir? Şuna karşı insancılım, buna karşı değilim denir mi?

Burada da bir yanlışlık var işte, her şeyde olduğu gibi.

– – –

Bana bu satırları yazdıran, “Tüneldeki Çocuk“un ardından, bir sonraki “Ketenhelvacı” öyküsünde, sanki bana yanıt verir gibi bakın neler demiş cânım Sait Faik:

Dünyanın öyle müthiş günlerinde yaşıyoruz ki… Sonra o İstanbul denilen şehir nedir? Eskiden sapa semtlerde bazı küçücük dükkânlar görür, sahiplerinin 5 kuruşluk zeytinyağı, 100 paralık sirke ve 7 kuruşluk gazyağı alan müşterilerinden memnun olduklarını düşünürdüm. 

Bugün İstanbul’da herkes ihtikârla (vurgunculuk) meşgul, harp bütün dünyada. Yine İstanbul sokaklarında bir ketenhelvacı!

1942 senesi eylül ayında gazeteler, ihtikâr havadisleriyle intişar eder dururken, İstanbul sokaklarında, arkaları yenmiş lastik ayakkabılarıyla bir ketenhelvacının mevcudiyetini düşünmek, insanı masalların memleketine sürüklüyor. Masalların kötü, aldatıcı, yalancı, hain memleketine. Kahrolsun masallar!”

Özgün içerik: B46C7CB3093199802740B85FD672F0093A7ACEC8.

Evren’in On Sekiz Günü: 2. Gün

11 Temmuz 2011

Neden sonra, uyumuştu. Bunu ancak uyandığında anladı. Ama bu uyanış yine de tam bir uyanış değildi. Gerçekten sıhhatli bir uyku çekmiş miydi yoksa yalnızca kendinden mi geçmişti, bunu ancak günün ilerleyen saatlerinde anlayabilecekti.

Her ne kadar burayı tüm şartlarına rağmen çok sevmiş olsa da, çalışmalarını yürüteceği yere uzak olduğundan, ancak misafirdi şimdilik. Hatta bir an önce asıl kalacağı yerin belli olmasını diliyordu. Çünkü geçici bir süreliğine de olsa, yerleşik bir düzen kuracaktı kendine. Geçici de olsa, her yerin kendi düzeni olmalı, gerekli konfor sağlanmalıydı ona göre.

Ama işler planlandığı gibi gitmeyecekti, planlanan çoğu şeyde olduğu gibi. Aslında pek de öyle kesinlikle planlanmış bir şey yoktu, daha çok bir arzuydu bu. Çünkü böylelikle biraz olsun yalnız kalma fırsatı olacaktı. Nispeten kendi ouşturduğu bir düzenin serbestliği içinde, günlerini dolduracaktı.

Şimdilik bu düzenin, bir iki gün gecikmeli gelse de, sonunda geleceğini biliyordu. Ama tekrar o püfür püfür köy evine dönmekten de şikayetçi değildi. Aynı zamanda, işe başlayacağı günün gecikmesi, ona az biraz tembellik yapma fırsatı veriyordu. Bu zaten her zaman yapabildiği bir şeydi ama hep alışık olduğu yerden bütünüyle farklı bir yerdeydi şimdi.

Buradaki insanları sevmişti, eğer işine bu evde devam etmek zorunda kalsaydı da bir şikayeti olmazdı. Hatta diğerlerine nazaran daha başına buyruk bir işi olduğundan da, kendini son derece özgür hissediyordu. Keyfi yerinde gibiydi.

Hep böyle diyordu evet, gibiydi. Öyle gibiydi, şöyle gibiydi… Her zaman, tam bir kesinlikle emin olmamaya alışmıştı. Kendini buna alıştırmış gibiydi. Kim bilir, sonuçlara alışması daha kolay gibi mi geliyordu, hiç bilmiyordu. Hiç emin değildi.

Yemek saatleri dışında, kendini hep, boyaları yer yer dökülmüş sarı duvarlı odada buluyordu. Orası dışında her yer, kendini gündelik hayatın akışına kolayca bırakabildiği yerlerdi. Ama orası, o oda… Orada yalnızca gün sayıyordu. Bazen yatağına uzanıp, gözlerini duvarlarda, tavandaki izlerde gezdirip zihnini dağıtmaya çalışıyor, ama yine de düşüncelerden alamıyordu kendini. Sanki sabırsızlığı bu odada saklanıyor, kendisiyle başbaşa kaldığı bu nadir anlarda, hep buradan ayrıldığı günü hayal ediyordu.

– – –

Böyle yerlere geldi mi, gözü hep meyve ağaçlarında olurdu. Burası da sanki onun bu merakını biliyor, her adımda önüne türlü çeşitli meyve ağaçları çıkartıyordu. Dut ağaçları, hatta karadut ağaçları, incirler, erik, armut ve ceviz ağaçları… Her birini gördükçe gözü dönüyor, dili dışarı fırlayayazıyordu.

İkinci günün akşamına da varmıştı. Yine serin, rüzgarlı bir akşamda, semaverde demlenmiş çayını herkesle beraber yudumlayıp sohbete katıldı. Bütün bir gün zaman kavramı üzerine düşünmüştü yine, zaman algısının değişmeye başladığını. Güne erken başlamak gün hiç bitmiyormuş gibi hissettirirken, akşam olup da hava karardığında ve insanların yüzlerinde yorgunluk izlerini gördükçe “ne çabuk akşam oldu yine” demekten de kendini alamıyordu. Bu öyle garip bir durumdu işte, her daim de böyle olacaktı, çok kurcalamaya gerek yoktu.

Yaşıyordu işte. Bu, buram buram değilse bile, biraz zorladıkça kendini bir Anadolu kasabasında hissettiren o hisse tutunmak daha çok işine geliyordu. Hep özlediği ya da beklediği, veya ona hep kitaplarda sunulmuş haliyle, bu diyarlar, gerçekliklerinin dışında bir malihülya yaşatıyordu. Varsın olsundu. Nasıl olsa hayal gerçek, hepsi birdi insan isterse. Zamanla her şey olurdu; bir tutam huzur, bir avuç mutluluk, hepsi. Onlar gelmezse, onlara gitmek gerekti.

İşte bu, pek de yorucu sayılmayacak ama sıcaklığıyla yeterince bezdirici olmayı başarmış günün sonuna doğru, kendini bu düşüncelerin kucağında, uykuya teslim olmak isterken buldu. Bu isteği de hemen öyle, şıp diye gerçekleşmeyecekti.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün

Özgün içerik: 37E3D5816D889388EF64A8F0FC76F10D227430E9