Yeniden Doğacaksın

Hadi kalk. Harekete geç. Bir şeyler yap. İşte ayın başı, yılın başı, söylemeye gerek yok. Paranı kullanıma sok. Üç kuruşunla dünyayı değiştir. Küçük büyük, az çok farketmez. Ne denli değiştireceğini bilemezsin, bu senin aklının ereceği bir şey değil. Düşünme. Sadece yap.

Sokakları gez. Bir yerlere sapman gerekmez, doğruca git. Yerlere, akşamdan kalanlara bak. İnsanları izle, akşamdan kalmalara bak. Ya da bakma. Onlar da sana bakacak. Görecekler, ama farketmemiş gibi yapacaklar. Sana dönüp, bugün nasılsınız bakalım, demeyecekler. Böyle bir şey soran olmayacak. Sana bir an bakıp yüzlerini çevirecekler. Sen de durmayacaksın üstünde. Aynı anda, aynı tepkiyle, aynı hareketi yapacaksın onlarla.

Çocuklar göreceksin. Görme. Bir an olsun kulak kabartma. Bugün için olsun duyma. Bırak. Kendini bırak, onları bırak.

Hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünmek zorunda değilsin. Yalnızca yaptığını yap. Oku. Altını çiz. Bir daha çiz. Kimini biraz bastırarak, tekrar tekrar aynı kurşun izinin üzerinden gidip gelerek, birbirine paralel olmayan gelişigüzel çizgilerle.

Piyango biletine bak. Bak bakalım amorti var mı. Yoksa büyük ikramiyeyi tek rakamla kaçırmış mısın.

Vitaminini almayı unutma. Hem bu sayede su içmeyi de hatırlıyorsun. Bu iyi bir şey.

Sokaklar bitti. Aynı doğrultuda, tıpkı altını bastırarak çizdiğin satırlar gibi, ama gelişigüzel adımlarla defalarca görünmez izler bırakarak arşınladığın sokak bitti. Yerindesin. İninde. Kabuğunda. İster duvarlarla, ister çepeçevre başka nesnelerle sınırlanmış olsun; kendi korunaklı, dışarıyı senden koruyan sığınağındasın.

Dudakların içeriye dönmüş; ağzın, dilin seni izliyor. Doğruca kafanın içine, zihnine doğru kelimeler, sözcük yumakları savuruyor. Bazen tane tane, bazense birbirinin içine geçmiş; anlamlı ya da anlamsız bütünler oluşturan sözcükler. Sesin çıkmıyor ama sesini duyuyorsun yine de. Ses hafızan hâlâ yerinde. İlle de yanında başka biri varken duyabileceği bir seslilikle konuşman gerekmiyor. Sözcükler yuvarlanıyor ve sen zihnine doğru yuvarlanırken çıkardıkları sesin kendi sesin olduğunu biliyorsun. Ama burada kurallar tamamen değişiyor. Yollar ya da çizikler gibi düz bir doğrultuda hareket edip ilerlemiyorlar. Sağa sola, öne arkaya, yukarı aşağı, birbirinin içinden geçen, birbirine dolanan, düğümlenen iplikler, iplikler, çok ince iplikler gibi. Kopmuyorlar da. Birbirlerine sıkıca ilmiklenmiş, esnek iplikler gibi yumaklar, kıvrımlar oluşturuyorlar kafatasının içinde.

Onları dinle. El sürme, bir yerinden, ilmiğin birinden tutmaya çalışma. Dinle kendi sesini. Dinliyorsun. Konuşuyor ve dinliyorsun. Bir sızı haline gelene kadar. Kendi fiziksel varlıklarını bulup, erişebildikleri tüm gözeneklerinden sızıp kaybolana kadar. Ama tam bir kayboluş değil bu. Daimi yerlerine varana kadar seni kullanmaya devam edecekler. Parmak uçlarını izleyecekler. Gözünün gördüğü nesnelere verdiğin anlamlara kadar her yere kapılanacaklar sonsuza kadar. Tüm duyularını kullanacaklar, durdukları yerde durmak için.

Geriye kalanlar onlar olacak. Geriye onlar kalacak. Sonra, son bulacak. Son bulacaksın. Seni saklayacak bir yer yok. Muhafaza edecek bir yer yok. Bitmeden, tükenmeden yenini yapmayacaklar.

Biliyorsun. Hep biliyordun. Bu dünyaya bir mayının üzerinde geldin, hep bir parçan olan. Ağırlığını kaybettikçe, küçüldükçe ona daha da çok yaklaşıyorsun ve o bir yerde seni, kendiyle beraber savuracak. Toprağa, tohumlar gibi savrulacaksın. Yeniden doğacaksın.

.

Monsters of İstanbul

Bugünlerde elleri ceplerimizden, cüzdanımızdan çıkmayan canavarlar dolaşıyor İstanbul’da. Onlar her yerdeler, her adım başında. Nereye gitmek istesek onlara takılıyoruz. Önümüzü kesiyorlar neredeyse her sokak başında.

Yo, elbette yeni türemediler. Üstelik yalnızca İstanbul’a da has değiller. Her yere dağılmış, kendini gizleme ihtiyacı bile duymayan sokak kesen gangsterler onlar. Hem yasadışı bile değiller.

Onlar üç kollu devler. Onlar 32 dişli canavarlar. Onlar “akıllı” uşaklarıyla sinsice ceplerimizde dolaşıyorlar.