Yavaş Yavaş

Babam yeni ölmüş birinden bahsederken, daha çok da nasıl ya da ne zaman olduğuna dair ayrıntı verirken  “teslim oldu” tabirini kullanır hep. “Teslim olmak”. Ölüme teslim olmak. Sanki yaşamak suç! Bu lafı duymak her defasında irkiltir beni. Ölümün kendisine ya da ölen kişiye duyduğum histen ayrı bir şeydir bu. Yaşamak hakkımız değilmiş, ölümün elinde bir oyuncakmışız gibi.

Ama ölüme değil, toprağa, yere göğe teslim olmak var bir de. En azından bu bana daha naif geliyor. Huzura ermek diye bir şey varsa, işte bu bana en huzurlu yol gibi görünüyor.

Huzurlu bir ölüm var mıdır ki? Ölenlere sormadan bilemeyiz tabii. Ama her şeyin huzurlu bir çeşidi olabilir, bir yanı belki. Huzurlu bir yaşam olabileceği gibi, ki bu en zorudur, huzurlu bir ölüm şekli de mümkün olabilir.

Teslim olmak dedik ya, ama toprağa teslim olarak. Toprağa karışarak. Ölüme yakalanmadan, onunla barışarak. Toprağın içinde, yerin altında değil. Üzerinde bulutlar gezinmeli, rüzgar arada bir tenini yalayıp geçmeli. Ağaçlar, kocaman ağaçlar yükselmeli etrafında. Ara sıra, güneş ışınları sızmalı, ağaç dalları arasında bulduğu boşluklardan. Derin, tatlı bir uykuya dalmış gibi uzanmalı toprağın üzerine, sereserpe. Üzerinde çirkin böcekler, sinekler değil kelebekler uçuşmalı. Ölümün bozan, kirleten, sanki yaşamdan intikam alır gibi çirkinleştiren elleri değmemeli. Huzurlu, sakin, ruyasız bir uykuda, yavaş yavaş sızmalı toprağa. Güzel kokular yayılmalı etrafa. Yavaş yavaş.

Geriye bir anı bile kalmamalı hafızalarda.

Evren’in On Sekiz Günü: 2. Gün

11 Temmuz 2011

Neden sonra, uyumuştu. Bunu ancak uyandığında anladı. Ama bu uyanış yine de tam bir uyanış değildi. Gerçekten sıhhatli bir uyku çekmiş miydi yoksa yalnızca kendinden mi geçmişti, bunu ancak günün ilerleyen saatlerinde anlayabilecekti.

Her ne kadar burayı tüm şartlarına rağmen çok sevmiş olsa da, çalışmalarını yürüteceği yere uzak olduğundan, ancak misafirdi şimdilik. Hatta bir an önce asıl kalacağı yerin belli olmasını diliyordu. Çünkü geçici bir süreliğine de olsa, yerleşik bir düzen kuracaktı kendine. Geçici de olsa, her yerin kendi düzeni olmalı, gerekli konfor sağlanmalıydı ona göre.

Ama işler planlandığı gibi gitmeyecekti, planlanan çoğu şeyde olduğu gibi. Aslında pek de öyle kesinlikle planlanmış bir şey yoktu, daha çok bir arzuydu bu. Çünkü böylelikle biraz olsun yalnız kalma fırsatı olacaktı. Nispeten kendi ouşturduğu bir düzenin serbestliği içinde, günlerini dolduracaktı.

Şimdilik bu düzenin, bir iki gün gecikmeli gelse de, sonunda geleceğini biliyordu. Ama tekrar o püfür püfür köy evine dönmekten de şikayetçi değildi. Aynı zamanda, işe başlayacağı günün gecikmesi, ona az biraz tembellik yapma fırsatı veriyordu. Bu zaten her zaman yapabildiği bir şeydi ama hep alışık olduğu yerden bütünüyle farklı bir yerdeydi şimdi.

Buradaki insanları sevmişti, eğer işine bu evde devam etmek zorunda kalsaydı da bir şikayeti olmazdı. Hatta diğerlerine nazaran daha başına buyruk bir işi olduğundan da, kendini son derece özgür hissediyordu. Keyfi yerinde gibiydi.

Hep böyle diyordu evet, gibiydi. Öyle gibiydi, şöyle gibiydi… Her zaman, tam bir kesinlikle emin olmamaya alışmıştı. Kendini buna alıştırmış gibiydi. Kim bilir, sonuçlara alışması daha kolay gibi mi geliyordu, hiç bilmiyordu. Hiç emin değildi.

Yemek saatleri dışında, kendini hep, boyaları yer yer dökülmüş sarı duvarlı odada buluyordu. Orası dışında her yer, kendini gündelik hayatın akışına kolayca bırakabildiği yerlerdi. Ama orası, o oda… Orada yalnızca gün sayıyordu. Bazen yatağına uzanıp, gözlerini duvarlarda, tavandaki izlerde gezdirip zihnini dağıtmaya çalışıyor, ama yine de düşüncelerden alamıyordu kendini. Sanki sabırsızlığı bu odada saklanıyor, kendisiyle başbaşa kaldığı bu nadir anlarda, hep buradan ayrıldığı günü hayal ediyordu.

– – –

Böyle yerlere geldi mi, gözü hep meyve ağaçlarında olurdu. Burası da sanki onun bu merakını biliyor, her adımda önüne türlü çeşitli meyve ağaçları çıkartıyordu. Dut ağaçları, hatta karadut ağaçları, incirler, erik, armut ve ceviz ağaçları… Her birini gördükçe gözü dönüyor, dili dışarı fırlayayazıyordu.

İkinci günün akşamına da varmıştı. Yine serin, rüzgarlı bir akşamda, semaverde demlenmiş çayını herkesle beraber yudumlayıp sohbete katıldı. Bütün bir gün zaman kavramı üzerine düşünmüştü yine, zaman algısının değişmeye başladığını. Güne erken başlamak gün hiç bitmiyormuş gibi hissettirirken, akşam olup da hava karardığında ve insanların yüzlerinde yorgunluk izlerini gördükçe “ne çabuk akşam oldu yine” demekten de kendini alamıyordu. Bu öyle garip bir durumdu işte, her daim de böyle olacaktı, çok kurcalamaya gerek yoktu.

Yaşıyordu işte. Bu, buram buram değilse bile, biraz zorladıkça kendini bir Anadolu kasabasında hissettiren o hisse tutunmak daha çok işine geliyordu. Hep özlediği ya da beklediği, veya ona hep kitaplarda sunulmuş haliyle, bu diyarlar, gerçekliklerinin dışında bir malihülya yaşatıyordu. Varsın olsundu. Nasıl olsa hayal gerçek, hepsi birdi insan isterse. Zamanla her şey olurdu; bir tutam huzur, bir avuç mutluluk, hepsi. Onlar gelmezse, onlara gitmek gerekti.

İşte bu, pek de yorucu sayılmayacak ama sıcaklığıyla yeterince bezdirici olmayı başarmış günün sonuna doğru, kendini bu düşüncelerin kucağında, uykuya teslim olmak isterken buldu. Bu isteği de hemen öyle, şıp diye gerçekleşmeyecekti.

– – –

Önceki yazılar:

1. Gün

Özgün içerik: 37E3D5816D889388EF64A8F0FC76F10D227430E9

Ağustos Böceği

Bir Ağustos Böceği

Aldı eline sazını.

Bir rüzgâr

Uğuldadı.

Ve ben daldım

Düşüncelere.

.

Deniz, Tren ve Söğüt

Hem deniz gören hem de istasyonu olan bir kasabada yaşamak istiyorum. Deniz feneri ve küçük bir balıkçı barınağı da olsun, faşlarında balık pulları, kıçında ıslak ağlar yığılı kayıklar olan.

Zeytin ağaçları olsun ve bir salkım söğüt, gölgesinde demlenecek, hayallere dalacak. Pervaneler olsun, her rüzgar estiğinde uğuldayan. Denizin dalgaları, rüzgarın uğultusu, demir yolunun tıngırtısı, trenin düdüğü birbirine karışsın kimi zaman. Güneş doğsun, güneş batsın. Ay gülsün biz de gülelim. Her esintide hoş bir anı gelsin aklıma. Tenimi yalayıp geçen rüzgar senden bana, benden sana taşısın ne varsa yaşamaya dair, bir merhabaya, umuda, aydınlığa, güzelliğe dair. Çünkü güzellik bir gülüşte, güzellik apaydınlık bir merhabada, güzellik mutluluğu bilmekte, güzellik yaşamakta.

Ben şimdi bu dört duvarda, aslında o burnumda tüten kasabadayım. O salkım söğüdün altında, hamağımda kıvrılmış deniz kokusunu burnuma çekerken, hem rüzgarı hem rüzgardan hışırdayan yaprakları, hem dalgaların sesini duyuyor, fenerin ışığını görüyorum. Bir sarsıntı, son tren kalktı. Zihnim kah duruyor kah yeni bir film sarıyor. Ben şimdi oradayım, iğde kokuları, gül goncaları, sonsuz mavilikler, buram buram yeşillikler arasında, dünyanın orta yerinde bir yerdeyim.

31.07.2010

01:34