Kahrolsun Masallar!

“Şu insanlara hiçbir şey çok değildir”, diyor Sait Faik. Bunu diyen birinin son derece insancıl tabiatlı biri olduğunu söylemek çok zor olmasa gerektir. Hele söz konusu Sait Faik olunca, benim için bunu kabul etmek daha da kolaylaşır.

Bir de kendime dönüp bakıyorum; aslında kendimi de son derece insancıl görürüm, genel olarak. Ama iş Sait Faik’in bu sözüne gelince, her ne kadar buna içtenlikle katılmayı istesem de, tam bir inançla söylemekte zorlanırım. Zannettiğim kadar insancıl olamadığımı hatırlatıyor sanırım bu bana. Ancak kısmen katılabiliyorum. Mesela diyorum ki, “bazı insanlara hiçbir şey çok değildir”. Bu “bazı insanlar” muhakkak iyi insanlar olmalılar ki iyi şeyleri haketsinler. Ama geriye kalan bazılarına ise her şey, pek tabii ki, çok gelebilir.

Yani kendini son derece insancıl olarak addeden ben bile, bazı insanların iyi, bazılarınınsa kötü ve iyilik-kötülük derecesine göre de, hakettikleri şeylerin farklı olduğuna dair hüküm verebiliyorum.

Ama belki de bu sözü ta başından yanlış değerlendirdim. Hatta iki şekilde yanlış değerlendirmiş olabilirim. Birincisi; Sait Faik de aslında bu sözü söylerken, ille de olumlu bir anlamı kastetmemiş olabilir. Onun dediği “hiçbir şey”in içinde, iyi şeyler olabildiği gibi kötü şeyler de mevcuttur belki. Yani diyordur ki aslında, “şu insanlar ki, hem haklı hem haksız, bazen kötü bazen iyi; yaşamları boyu bir iyi bir kötü derken, ne görüp geçiriyorlarsa hepsini hakediyorlar.” Bu yüzden hiçbir şey çok değil. Az bile! İkincisi; şu insanlardan kastı, yalnızca iyi insanlardır. O zaman, tıpkı benim yaptığım gibi, kendince iyi ve kötüyü, iyiyi hakedenle haketmeyeni ayırmıştır. Zaten benim bu yazımın çıkış noktası olan söz konusu öyküde yazar, nahiyede kolej tahsili yapmış, Fransızca, İngilizce lisanlarını dili gibi bilen; nahiye müdürüyle senlibenli konuşup, erkeklere fikir, kadınlara nasihat veren bir hanımın, elektrik kesintisinden muzdarip nahiye halkını kastederek “şu insanlara karanlık çok bile!”  demesi üzerine söylüyor bu lafı. Ama neme lazım, hanıma da duyurmadan bizim kulağımıza fısıldıyor. İşte orada sözü edilen “şu insanlar” da, yazarın gözüyle, “posbıyıklı Rum balıkçılar, çıplak bacaklı sıska çocuklar, gırtlakları bir karış dışarıya fırlamış Kürt hamallar, doksanlık Rum kadınları, ben, sen, posta müvezzii, o bakkal çırağı“dır. Yani tam şu dakika, benim bile insancıllığımdan nasibini alacak bir ahali.

Belki de bir yerde hataya düşüyorum yine. Bu cümleyi, Sait Faik’in insancıl olduğuna dair üzerimde bıraktığı izlenimi fazla abartıyorum. Peşin peşin herkese, nedensiz, bağlamsız bir sevgi duyuyordu sanıyorum. Hadi diyelim, belki de öyleydi. O zaman da, bir an için, “onun yaşadığı dönemde insanlar, ilişkiler, toplum, her şey daha temizdi, daha az yozlaşmıştı, daha çok sevgiye layıktı, öyleyse gelsin bir de şimdi yaşasın” deme hatasına düşebilirim. Kendi kendime sürdürdüğüm bu zihin kovalamacasında, dedim ya bir an için, bu düşünce aklımdan geçmedi değil. Ama biliyorum ki bunu sırf kıskançlıktan dedim. Üstelik, yine bir an için, o yıllarda insanlığın iki dünya savaşından henüz çıktığını da görmezden gelerek dedim. Ki bu dünya savaşları, o günün insanının zihninde, vicdanında yer etmiş tarihin içerdiği, hepsi de insan elinden çıkmış çirkinliklerin, vahşetlerin, insanlık dışı muamelelerin çok küçük bir kısmıydı. Kendi yaşadığım zaman aralığını düşünürken de bu saydıklarımın üzerine bir 50-60 yılın içeriğini de eklediğimden, fazladan sebeplerim oluyor haliyle, halimden şikayet etmek için. Ama travmalarımızın hesabını, birbirimize savaş yaralarımızı göstererek ölçemeyiz herhalde. Ve tabii ki, her insanı da yaşadığı zaman ve koşullar içinde değerlendirmek gerek. Sonuç olarak, ben bugünüme baktığımda, her şeye rağmen o yılları kıskanmıyor değilim, yargılarımı da ister istemez buna göre yapıyorum.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, sanırım hepimizin gönlünde, “keşke o zaman yaşasaydım” dediği bir altın çağ yatıyor. Zaten ben de, açıkça anlaşılacağı gibi, yaşadığım çağdan memnun değilim ve o zamanlara biraz da kıskanarak bakıyorum. Bir kere sevdiğim, ilham aldığım, öykündüğüm insanların büyük bir çoğunluğu o yıllarda yaşamışlar, bundan iyi sebep olur mu? Bu yüzden de, o zamanlar insanları sevmenin, tam anlamıyla insancıl olmanın daha çok mümkün olduğu fikrine kapılıyorum. Ya da yanılgısına demeliyim.

Bugün artık dünya öyle kirlendi ki. Kirlettiği bu dünyayla birlikte insanlık da öyle kirlendi ve insanlığından çıktı ki, iyi şeyleri hakedenler gittikçe azaldı. İnsancıllık, ancak kendi öznel yargımla tespit ettiğim, o “iyi insanlar”a gösterilecek sınırlı bir erdem haline geldi. Halbuki insancıllık dediğin, koşulsuz, nedensiz herkese gösterilmesi gereken bir şey değil midir? Şuna karşı insancılım, buna karşı değilim denir mi?

Burada da bir yanlışlık var işte, her şeyde olduğu gibi.

– – –

Bana bu satırları yazdıran, “Tüneldeki Çocuk“un ardından, bir sonraki “Ketenhelvacı” öyküsünde, sanki bana yanıt verir gibi bakın neler demiş cânım Sait Faik:

Dünyanın öyle müthiş günlerinde yaşıyoruz ki… Sonra o İstanbul denilen şehir nedir? Eskiden sapa semtlerde bazı küçücük dükkânlar görür, sahiplerinin 5 kuruşluk zeytinyağı, 100 paralık sirke ve 7 kuruşluk gazyağı alan müşterilerinden memnun olduklarını düşünürdüm. 

Bugün İstanbul’da herkes ihtikârla (vurgunculuk) meşgul, harp bütün dünyada. Yine İstanbul sokaklarında bir ketenhelvacı!

1942 senesi eylül ayında gazeteler, ihtikâr havadisleriyle intişar eder dururken, İstanbul sokaklarında, arkaları yenmiş lastik ayakkabılarıyla bir ketenhelvacının mevcudiyetini düşünmek, insanı masalların memleketine sürüklüyor. Masalların kötü, aldatıcı, yalancı, hain memleketine. Kahrolsun masallar!”

Özgün içerik: B46C7CB3093199802740B85FD672F0093A7ACEC8.

Sevmek

“Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.”

Ve her şeyi sevmekle başlar insan…

 

Hepsi Benim!

Blog yazmak insanı şımartıyor biraz. Diğerlerini bilmem ama ben şahsen şımarıyorum. Günlük desen değil ama günlük yazıyor olmanın rahatlığı da var. Bazen lafa nasıl başlayacağımı bilemezken “sevgili günlük” diyesim bile geliyor. Sevgili blog olabilir. Neyse… Sanki kimse okumayacakmış, sadece bana aitmiş gibi, böyle bir rahatlık, vurdumduymazlık ve tabi şımarıklık hali hasıl oluyor. Ama bir yandan da biliyorsun, bunu biri okuyacak. Birileri değilse de biri mutlaka okur. Ve sonunda bana ait olmaktan çıkıyor yazdıklarım. Nasıl ki başkalarının yazdıkları da artık benim tarafımdan okunduktan sonra birazcık, ucundan kıyısından bana ait oluyorsa… Okurluk böyle bir şey çünkü; hele bir de okuduklarında kendinden bir şeyler buluyor, biraz kendine yakın hissediyorsan hemen sahiplenirsin. Hatta azıcık kıskanırsın bile, bunu ben de yazabilirdim, hatta ben yazmalıydım diye. İşte bu hal içerisinde, elime bir kitap alıp okurken, öyle çok dumura uğradığım anlar olmuştur. Zaten belki de okuduğumuz şeylerin, bizi ne kadar çarptığı, ne kadar bizim de dünyamızı yansıttığıyla doğru orantılı oluyor.

İnsan kimi zaman kendisini diğerlerinden ayırır ve farklı olduğunu düşünür, sanır ya, sonra bir şekilde bunun böyle olmadığını, kendi yaşadığı, hissettiği, açısı yettikçe algılayabildiği şeyleri kendi gibi algılayan birileri olduğunu farkeder, ben bunu en çok okurken anlıyorum. Mesela falanca yazar hani şu çok aşina olduğum bilmem şu meseleyi nasıl da anlatmış, ne biçim söylemiş, böyle de yapılmaz ki, insan böyle yerden yere çarpılmaz ki diyorum.

Şimdi bu kadar laf sıralamışken bir kaç isim anmadan geçilmez. Masalcı dedem, canım Halikarnas Balıkçısı, karşı komşum, canım Sait Faik, bir de Panait Istrati, benim için Romanya’nın Sait Faik’i. Hepsine selam olsun!

Başkaları alınmasın, ama ben Balıkçı’yı, Sait Faik’i her okuduğumda burnumun direği sızlar, bir yerlerim sökülür, takılır, bir şeyler olur yani sözün kısası. Onların yeri ayrı. Ayrıca ne yazdılarsa benim için yazdılar. Hepsi benim!

Ölmemek, Delirmemek İçin…

Sana gelirken aslında geçmişime koşuyorum.

Buradan bakınca öylesine bir yolculuk görünüyor.

Önümde vapurun arkasından kabaran köpükler

İçinden kıpırdaşan yakamozların

Birbirlerine ölmemek için tutunmalarını izliyorum.

Delirmemek elde değil.

Ne için bu çaba soruyorum.

Yaşamak bu kadar zor mu?

Bütün kargaşa zihnimde mi gerçekte?

Adetlerden köklenmiş korku ormanı,

Uzak denizlerden kopup

Dilini yaşamak diline uydurmuş kalp.

Hayır demeyi öğrenmek zor değil.

Eveti öğrenmek hiç değil.

Yalnızca uyumun taşıdığı sıcak avuçlar biliyor yanıtını.

Dudaklarının ucundan dökülecek zamanın hatırası.

Kalbimde anısı.

Yarası değil.

Bugüne gelinceye kadar

Saçlarının izi bile değişmemiş.

Kokusu ellerimde, dizlerimde.

Aklımdakilerin hiçbiri anılarına sığacak gibi değil.

Göremediğin hangi yüz dünyada belirecek?

Bu kaybolmuş büyük boşluktan kürede

Biliyorduk fırtınanın geleceğini.

Bittiğinde nelerin koptuğu belirecekti zihninde

Onu böyle narin, korkak yapan günlerde.

Sanki kabartan yüreğini ben.

Halbu ki nice zamanlar onsuz beklemiştim.

Şimdi tahmin edemem nerede bıraktım o eli

Geri dönerken.

Arasında elimin izi duruyor mu hala?

İçinde kapanmış sokakların sisleri olmalı.

Ne diyordum kısılmış gözlerine bakıp?

Ta içine bakmalıyım anlamak için.

Sonra sesini izleyip

Bağırış çağırışı işitmeliyim.

Tüm bu zamanları beraber tüketiriz.

Akşamdan kalmış yemek gibi

Bayat günü yemeliyiz.

Ama her gülüşte ara vererek.

Kim bilir sıra kime gelir diye

Gülmeliyiz delice.

Yarın tekrar yapamam söylediklerimi.

Bugün eğer onsuz başlarsam

Sırrını açık edemem.

Zor silinmez mi hergün bana gösterdiğin yollar?

İçtiğin su dökülür dudaklarından geri

Bana söylediğin sözler gibi.

Ekmek kırıntıları mırıldanır söylemediklerini bana.

Ondan sonra içtiğim zehir

Zehir olur sözlerin bana.

Kim bilir bu tad nasıl da tatlı gelir bana.

Tıpkı akşam üstü uykun

Ya da anne kucağı gibi.

Bu senden önce gelen,

Bizim boş kalbimizin çirkin arzusudur.

Hani çirkin kızım diye severler ya.

Sensiz güzellikleri de

Gönlümde güzel edemem.

 

Özgün içerik: BC577F4887A56CCAD63810E832457FE408DCBE15


 

Sait Faik

İstanbul’un kitabevlerinde

Sait Faik’in kitapları bulunmuyor.

Yok satıyor da ondan mı?

Yoksa bu İstanbullular İstanbulluluklarını mı bilmezler?

Bu lodoslu havalara inat

Başıbozuk dalgaların, sürgünlük kara parçalarının çocukları!

Biz bilmesek bile O iyi bilir bizi.

Ne de olsa bizi anlattı.

Bize anlattı.

Sait Faik’e

Şu İstanbul’un lodosunu bile sevesim geliyor neredeyse,
Sırf Sait Faik’i sevdiğimden…