Basıp Gitmeler Üzerine

Ada vapuruna binip bir de tam meşhur İstanbul siluetine bakan bir yerde oturup yol alırken dikkatimi en çok çeken, neredeyse iki üç dakikada bir kalkan uçaklar oluyor.
Yeşilköy’den kalkan uçaklar ilk önce mutlaka o İstanbul, daha doğrusu Sarayburnu siluetinin üzerinden yükseliyorlar. Onları hep gözden kayboluncaya dek seyrediyorum. Hani utanmasam el sallayacağım. İşte ben o uçakları her gördüğümde içimdeki gitme isteği daha da kabarıyor. Nereye gittiği hiç farketmez, hatta Lost adasına bile iniş yapsa- ki tercihimdir ve hatta “iniş yapsa” diyerek nasıl da yumuşattım vaziyeti gördünüz- farketmez, yeter ki olduğum yerden farklı bir yere götürsün beni.
Aynı hissi seyahat firmalarının şehiriçi servislerini görünce de yaşıyorum. Işıklarda durmuşken tam sırası işte, atla birine git otogara, al bir bilet en yakın otobüs kaçtaysa, yine farketmez nereye gittiği, bas git. Kimseye de söylemeyeceksin ama nereye gideceğini, hiç değilse bir süre kaybol. Sonra kart atarsın bir yerlerden.
Bir de trenler var tabi, ki onlar ayrı bir yazıyı hak ediyor. Hem o daha bir törensel olmalı. Öyle habersiz gitmeyeceksin. Birileri uğurlayacak, el sallayacak, mendil sallayacak falan. Ama yine nereye gittiğinin bir önemi yok. Zaten trenin kendisi başlı başına bir varış noktası gibi.
İşte böyle, örümcek ağı örer gibi dolanıp durup bir orada bir burada, anılar düşüreceksin en sonunda ağına. Hem de ne anılar!..

Bak buradan bir aforizma bile çıkar şimdi:
“Hayat bir örümcek ağıdır. Anılar da ağına düşürdüğün avlar.”
Niye av dedim? Çünkü güzel anılar avcı gibi pusuya yatmadan yakalanamıyor. Ama iyi niyetten sapmadan tabi. Avcı, pusu vs. biraz olumsuz çağrışım yaptı da bende, ondan diyorum.
Neyse konu dağılıyor biraz. Olsun, zaten söyleyeceklerim de bu kadardı.

Yoldakilere iyi yolculuklar, yola çıkmayı bekleyenlere ise iyi cesaretler!

Deniz, Tren ve Söğüt

Hem deniz gören hem de istasyonu olan bir kasabada yaşamak istiyorum. Deniz feneri ve küçük bir balıkçı barınağı da olsun, faşlarında balık pulları, kıçında ıslak ağlar yığılı kayıklar olan.

Zeytin ağaçları olsun ve bir salkım söğüt, gölgesinde demlenecek, hayallere dalacak. Pervaneler olsun, her rüzgar estiğinde uğuldayan. Denizin dalgaları, rüzgarın uğultusu, demir yolunun tıngırtısı, trenin düdüğü birbirine karışsın kimi zaman. Güneş doğsun, güneş batsın. Ay gülsün biz de gülelim. Her esintide hoş bir anı gelsin aklıma. Tenimi yalayıp geçen rüzgar senden bana, benden sana taşısın ne varsa yaşamaya dair, bir merhabaya, umuda, aydınlığa, güzelliğe dair. Çünkü güzellik bir gülüşte, güzellik apaydınlık bir merhabada, güzellik mutluluğu bilmekte, güzellik yaşamakta.

Ben şimdi bu dört duvarda, aslında o burnumda tüten kasabadayım. O salkım söğüdün altında, hamağımda kıvrılmış deniz kokusunu burnuma çekerken, hem rüzgarı hem rüzgardan hışırdayan yaprakları, hem dalgaların sesini duyuyor, fenerin ışığını görüyorum. Bir sarsıntı, son tren kalktı. Zihnim kah duruyor kah yeni bir film sarıyor. Ben şimdi oradayım, iğde kokuları, gül goncaları, sonsuz mavilikler, buram buram yeşillikler arasında, dünyanın orta yerinde bir yerdeyim.

31.07.2010

01:34

“Maybe Tomorrow”muş, aptal!

Lhasa’dan başkası uygun düşmezmiş zaten o sözleri söylemeye. Ama karşısındaki biraz mankafa olunca gel de anlat. (Stuart abimizi tenzih ediyorum tabi.)

We all have dreams of leaving
We all wanna make a new start
Go and pack a little suitcase
With the pieces of our hearts
All those worries and those sorrows
We can just toss them away
Buy a coffee and a paper
And go step on to a train

Go make all your excuses
Go say all your goodbyes
But take a look in the mirror
It’s the hardest one you’ll ever find
All those worries and those sorrows
You can just toss them away
Go and find a new tomorrow
And forget about your yesterdays
So you and pat your kids
And kiss your dog goodbye
Leave the keys on the nail
With the sadness that’s in your eyes

Lhasa de Sela Anısına

Lhasa anısına değil de “Lhasa için” demeyi isterdim. Keşke görebilseydi…

“Anywhere on this Road”