Yarım

Aklıma bir şey geldi; ne çok şeyi yarım bıraktığım.

Yok aslında, uzun süredir bir şey yazmadığımı hatırladım. Hatırlamadım da bu konuya dikkatimi çekmek istedim. Sonra başlayıp da bıraktığım şeyler geldi aklıma. Ya da yapmayı düşünüp de bir türlü başlayamadığım şeyler.

Ve bir başlık attım: Yarım. Kendiliğinden. Bir anda oluverdi. Ardından birkaç dakika bu başlığa baktım. Baktım ve baktım ve baktım. Ve düşündüm. Ne çok yarım bıraktığım şey var. İhmal ettiğim ne çok şey var.

En başta kendim. Uzunca bir süredir kendimi ne kadar ikinci plana attığımı hatırladım. Fikirlerimi planlamayı ve hayata geçirmeyi hep geciktirdiğimi, geçiştirdiğimi. Aklımı öyle böyle şeylerle nasıl oyalayıp hayal alemine daldığımı. O hayal aleminde kendime şatolar, bir değil birçok şatolar kurup hepsinin içine bir başka evren yerleştirip birbiri peşisıra gidip geldiğimi.

Elimde düzinelerce anahtar, hani şu eski usül, cümle kapıları açan ağırca anahtarlardan. Koskoca bir halkaya geçirmiş elimde taşıyıp duruyorum. Her bir kapıyı açarken tek tek , tek tek denemekten nasıl da yorulmuşum. Biri kilidin içinde dönüp de beni içeri buyur edince anlıyorum yorgunluğumu. Sonra o ağırlıkla kendimi ilk bulduğum yumuşak zemine bırakıp mekanın hayalini gelişigüzel yaşatıyorum. Ne kadar gelip geçici, ne kadar yalan, ne kadar masalsı olsa da o geçici sükunetin ve tatminin tadına doyum olmuyor.

Kendini kandırmak dedikleri bu olsa gerek. Ama neyi, kimi suçlayabilirim ki bunun için? Kendi zihnimin yarattığı, can verdiği bir hayali dünyada yaşadıklarım, bir bir yerleştirdiğim karakterler için kime hesap sorabilirim ki?

Ama durun, hesap sormak da neyin nesi? Öyle bir gayem yok ki hem. Lafın gelişi diyelim. Hani yanıt aramak diyelim. Bazen zihnimin katmanlarından bir takım sesler çıkıverip en hayati sorularla sesleniyorlar. Nerede? Ne zaman? Nasıl? Kim? Ve niçin? Ne için buradasın?

Ah, bunları duymazdan gelmek o kadar kolay ki! Öyle alışmışım ki. Öyle yorulmuşum ki. Hıh, yorgunluk da bahane. Kim bu sorulara yanıt vermek istesin ki? Hangi babayiğit bunca yaratılmış hayalî evrenin elinden yakasını kurtarıp da yanıtlamaya, yüzleşmeye yanaşır?

O havalar, ah o havalar! Zihnimin harikalar diyarında, o sayısız şatonun önüme serdiği muhteşem hayal dünyamın sarhoşluğunda, tüm diğer gerçeklikleri reddedip hapsolduğum o masallarda soluduğum havalar. Ne varsa onda var. Bir koma hali, derin derin derin soluklu bir uyku hali.

Küçük umutlar, büyük mutluluklara gebe. Ama yine de küçükler. Elime bir pas anahtarı geçiyor, bilmem nereden, bütün ağırlığımdan kurtuldum diyorum, sonra o bile hiçbir kapıyı açmaz oluyor. Öyle dememişlerdi ama. Öyle öğretmediler.

Aslında hiçbir şey öğretmediler bize. Evdeki bulgurdan da olursun ya, işte o hesap. Şimdi şatolarım bir bir yıkılıyor. Tuğla parçaları üzerime düşmesin diye kaçıyorum, en en en uzaktaki bir tepeye. Oradan izliyorum toz duman oluşlarını. Sayıyorum hepsini bir bir. Her bir tuğla parçasını. Her bir cam kırığını, zerre zerre.

Bakıyorum, izliyorum hissiz. Hissiz mi? Şimdi son bir geçiş daha olmalı. Bıraktığım o toz yığınından tek bir tanesinin bile geçemeyeceği bir geçit. Bir anahtar deliğinden geçebilecek kadar küçülüyorum. Küçülüyorum. Küçülüyorum.

Toz oluyorum.

Püfff…