Yataklara Veda

Yolculuğa çıkmanın hep hüzünlü bir yanı vardır, giden için de geride kalanlar için de. Uzun süreli de gidilse, kısa süreli de olsa farketmez. Yol, yolculuk belirsizliklerle doludur. Hele ki uğurlayanlar, yani geride kalanlar için. O yüzden hüznün yanında biraz tedirginlik de kaçınılmazdır.

Bazen de nesneler kalır geride. Eğer kendi evimden bir yere gidiyorsam, son anda evden çıkmadan baktığım tek şey yatağımdır. Evet, yatağım. Yolculuğa çıkacağım zaman beni, en çok değise bile, çokça hüzünlendiren şeydir yatağım. Nesneler arasında diyelim bari, şimdi insanları bir yana bıraktık, bu yazının da konusu gereği. Yoksa o çok daha çetrefilli bir konu.

Yatağım mutlaka derli toplu kalmalıdır. Hem de en son içinden çıktığım gibi, beni içine almış o yatak , çarşafım, yorganım, yastığım öylece beni bekler olmalı. Evden çıkarken onunla mutlaka vedalaşırım. Biraz bakışma… ve göz göze geliriz, sonra ben arkamı döner giderim.

Bu hüznün içinde ise bu kez uğurlayanın değil gidenin tedirginliği vardır. Kendisine pek de itiraf edemediği bir tedirginlik. Yolculuk ne kadar heyecan verici olursa olsun, yine de bir bilinmezdir. En basit, güvenli yolculuk bile bir serüvendir. Yolda sizi nelerin beklediğini bilemezsiniz. Ben de, kendi kokumun sindiği, benden izler taşıyan o örtülü yuva, beni bir kez daha kollarına alacak mı bilemem.

Bu yüzden, onunla ayrılışım hep böyle hüzünlüdür.

Ama, en zoru değildir yine de, ayrılışların.

Düşünüyorum da, acaba karavan tutkumun bununla bir ilgisi olabilir mi. Malum, yatağı da berberinde götürebilir insan o zaman.

.

Yorgana Methiye

İşte o an

Dün 2010-2011 kış sezonunun ilk yorganlı gecesini açtım. Henüz sonbahardayız demeyin, soğuklar zaten Eylül 1 dedi kendini gösterdi. Hem zorlaya zorlaya yatıyordum pikeyle. Sonra üstüne çaktırmadan bir de battaniye çektim. Ve en sonunda canım yorganıma kavuştum.

Canım yorganım evet. Ama bu, kış mevsimini özlediğim anlamına gelmiyor. Yorganımı seviyorum çünkü onun içine sokulup, gömülüp uyumaya bayılıyorum. Çoğu insan evladı gibi… Hatta çoğu miskin insan evladı gibi… Öyle çok çok miskin sayılmam ama şöyle pofuduk bir yorganın hakkını verecek kadar da miskinlik var kanımda.

Sabahları alarmdan önce uyanıp, saatin daha erken olduğunu farkedince, onun içine geri dönmek gibisi yoktur. Buna katılmayacak bir kimse tanımıyorum. Hele bir de kışsa, hele bir de yağmur yağıyorsa!.. Hele bir de perdeyi aralayıp, yatağa geri dönüp, suratın bir kısmı dışarıda kalacak şekilde yorganın içine gömülüp dışarıyı seyrede seyrede uyuklamak var ki işte buna limitleri zorlamak denir.

Eskiden, yani küçükken kış akşamlarında yatağıma yattıktan sonra annemi yanıma çağırır ve “sırtımı zırt zırtlar mısın” derdim. Evet “zırt zırtlamak”. Bu zırt zırtlamak, yorganın sırtımıza gelen kısmının, sırtla yatak arasına ittiriverilmesi demek oluyor. Sırtımız zırt zırtlanınca sanki o yorganın ısıtma katsayısı daha da mı artıyordu ne? Ama herhalde kendimi kundaklanmış, sarılıp sarmalanmış halde daha bir güvende hissediyordum.

Bir zaman da evde uyku tulumuyla uyuma sevdasına tutulmuştum. İçine girip çıkması biraz zahmetli oluyordu ama her koşulda yeterli konforu ve miskinlik için gereken altyapıyı sağlıyordu.

Sonbahar kış aylarında evimizin en güzel köşesi yatağımız ve yorganımızın olduğu köşedir. Normalde dünyadaki yerçekimi neyse, yatağın kara sahanlığına yaklaştıkça bu üç beş misli artar. Burası bazen en güvenli sığınağımızdır. Bazen de esir alır, bırakmaz.

Yavaş yavaş kara kışa yaklaştığımız şu günlerde, herkesin hiç olmazsa bir dört duvarı ve pofuduk yorganlı bir yatağı olması dileğiyle. Ve tabi sırtını zırt zırtlayacak bir el…

Kediş

Sevgili blog. Bugün Kediş’i odadan çıkarken gördüm. Birden yatağımı
düzeltmediğim aklıma geldi ve hemen içeri fırladım. Tabi bu sırada
Kediş saf saf suratıma bakıp ne yaptığımı takip ediyordu. Ona göre
hayat normal ve olabilecek en sürprizsiz haliyle devam ediyordu
nas’olsa. Belki de şöyle geçiriyordu aklından: Hımm, sessizce yaklaşıp
ayaklarına sürtünsem yine ağzıma layık bir şeyler verir mi acaba?
Belki de bir süre kendi halimde takılmalıyım, hem böyle yaparsam beni farketmez ve biraz daha içeride kalabilirim.”
Neyse, bizim Kediş bunları düşünedursun, ben tam o sırada odaya
girmiştim bile. Yatağa yaklaştm ve ellerimle yastığı şöyle bir
yokladım. Tam tahmin ettiğim gibi, ancak saniyeler geçmisti oradan
ayrılalı. Yastık sıcacıktı. “Ah Kediş, ah Kediş, yine yastığımda
yattın değil mi!” diye geçirdim içimden. Kızdım. “Seni namussuz
Kediş!” dedim, “seni gidi pis serseri!” dedim, “manyak herif, burada
yatılır mı!” dedim. Sonra nedendir bilmem, daha içimden bir ses bir
şey demeye kalmadan, yüzümde bir tebessüm farkettim. Tebessüm sesin yerini almış şöyle diyordu: Kızılır mı hiç buna? Bak bir sürü yer
varken yatacak, gelmiş yastığına yatmış. Tam da ortasına. Kokusunu
almış da sahibinin gelmiş kıvrılıvermiş Kediş olacak serseri.
Hemen diğer odaya koşup Kediş’i yakaladım ve evirip çevirmeye başladım ellerimde. Bir yandan da ona şunları söylüyordum: N’apayım ben sana, ha soyle, n’apayım? Kızılmıyo da, seni gidi pis serseri seni.
Tabi sıkıldı çabucak. Hemen bırakmalıydım çünkü bu sahneyi biraz
uzatsam başıma gelecekleri iyi biliyordum.
Kediş pek normal kedilere benzemez. Yani “kedi” diye tanımladığımız
hayvan türünün bazı karakteristik özelliklerini kendinde taşısa bile,
kedigiller ailesinin bizim bu evlerde beslediğimiz evcil türünün
dışında, tamamen ayrı bir tür oluşturduğu kesin. Ama onu yakından
tanımayanların, benim burada anlattıklarımla, tam olarak zihinlerinde canlandıramayacaklarını ayrıca belirtmeliyim.
Kediş sadece “Kediş”tir. Pisst, pisi pisi, hanimis de kediş gibi
sözlere karnı toktur. Bildiğini okur, oyuna gelmez. O ne isterse o
olur.
Bir çizik attı mı bitmiştir.