Her Şey İki Satırla Başladı

“Yaz yaz” diyor bana. Bir anda gelen iyi olurmuş.

Neresinden başlamak gerek ki? Yepyeni bir hikâye mi anlatmak lazım?

Bazen hiçbir şey yazmayacak olsam bile, elime kalemi kağıdı almak hoşuma gidiyor. O ucu küt kurşun, kağıda baktıkça, ben de içeride dışarıda ne olup bitiyor ona bakıyorum kendimde. Hangi hisler, düşünceler dökülüp geliyor parmaklarımın ucuna, kalemimi titretiyor…

Elime bakıyorum, kalemin elimde duruşuna, kağıdın üstündeki açısına. Farklı tutuşlar deniyorum. En kanıksanmış olanı ilkokul öğretmenimin öğrettiği tutuş omalı. Baş, işaret ve orta parmağın arasında sıkıca durur kalem. Baş ve işaret parmaklar birbirlerine yaslıyken, orta parmak da arkadan destekler ve kalem baş ve işaret parmağın köklerine yaslar sırtını. En dengeli tutuştur bu.

En dengeli yazılar da bundan mı çıkar? En dengeli fikirler böyle zamanda mı gelir? Yo, her türlüsü çıkar buradan. Önemli olan, kalemin kağıda değdiği andaki, kalemi tutan kişinin bedeninden gelen düşünce silsilesinin, elektrik akımı gibi kağıda boşalmasıdır. Kağıdın akıbeti, birikim ve zamana göre değişir.

Hani eskilerden misal, derler ya, “silah çıktı mı tetik çekilmeli” diye; işte kalemi eline aldığında da kağıda sürteceksin. İster yaz ister karala, neyse meziyetin.

Yaz arkadaş yaz! Her şey iki satırla başladı. Yaz…

El Yazması(n)

Niye yazıyoruz ki hiç anlamıyorum aslında. Söylenebilecek herşey söylenmiş önceden. Hep aynı ya da benzer şeyleri yaşıyoruz kendi hayatlarımızda, tekrarlanan bir sürü şey, hatta bazen feed-back’lerle uzatıyoruz hikayemizi. Sonra bütün bunlar aynı zamanda başka hayatlarda da varolan şeyler. Yani biz bazen öyle çok çok özelmişiz, farklıymışız gibi zannediyoruz ya, bazılarımız birinin eşi ya da bir kaçının bileşkesi aslında.

Herşey yazılmış dedim. Herşey yaşanmış çünkü. Her geçen gün gelişen teknolojinin hayatımıza kattığı “sanal” yenilikleri bir yana bırakırsak, birbirinin aynı ve tekrardan ibaret hayatlar yaşıyoruz.

O halde yeni ne var? Niye yazıp duruyoruz? Yeni bir şey mi keşfettik? Bin sene önce yaşamış insanla aynı hormonlara, aynı içgüdülere sahibiz. Hiç bana kültür farklılıklarından vs.den bahsetmeyin.
Niçin yazıyoruz? Yazılmış bir çok şey okuyoruz bunun yanında. Kurgu veya gerçek, ama nihayetinde insan aklının, hafızasının ve deneyiminin bir ürünü.

O halde neden yazıyoruz?
Üstelik kendi adıma konuşmam gerekirse, benim yazdıklarım bir nevi ahkam kesmek, atıp tutmak, hem ayrıca son derece kişisel. Öyküleştirsem mesela buraya döktüğüm fikirleri, içine kahramanlar yaratıp salsam yazıların, o zaman başka mecralarda da değerlendirilebilir. Ama işte, dedim ya, son derece kişisel ve çalakalem yazılmış düşünce bulutları.

Yok o kadar da küçümsemiyorum tabii, son derece kişisel de olsa, günlük denemeyecek ve belki farklı bir yazım türü denebilecek yazılar bunlar. Ama ben bunu değerlendirme işine girmiyorum hiç, yazıyorum sadece.
Okuyan var mı? Var. İstatistikleri görmüyorum sanmayın, nereden gelip nerelere gittiğinizi biliyorum. Ama tabi bu istatistikler bana yazılarımın sonuna kadar sabırla okunup okunmadığını göstermiyor. İşte kişisel meselesi burada da aklıma geliveriyor; daha ilk satırdan durumu kavrayıp, “bize ne senin kişisel fikirlerinden” diyenler olabilir. Olabilir tabi.

Peki o zaman niye yazıyoruz? Niçin tekrarlıyoruz? Bazen başka bloglarda da rastlıyorum, mesela benzer düşünceleri farklı cümlelerle anlattığımızı görüyorum. Çok normal, çünkü insanız, benziyoruz, aynı deneyimleri yaşıyoruz; iç dünyamızda aynı hesaplaşmaları yaşıyor, belki aynı aşamalardan farklı zamanlarda, farklı yoğunluklarda, farklı yöntemlerle geçiyoruz ama hepimiz geçiyoruz sonunda. Bu bizi birebir aynı yapmaz ama bir yerlerde birleştirdiği kesin.

Şöyle ilginç bir sonuca da varıyoruz, yani ben vardım, sizi bilmem; anlaşılamamamız arttıkça daha çok anlatma çabasına mı giriyoruz acaba? Bu yüzden de kendini bu yazma çabasının içinde bulan insanlar bir şekilde ortak bir yerlerde buluşuyorlar. Bizi anlamayan, ya da bizim derdimizi anlatamadığımız insanlar yine anlamıyorlar, çünkü eğer şu istatistik meselesine tekrar dönersek, ha bir de yorumlar var tabii, bu güne kadar beni tanıyan insanların çok azının yazdıklarımı okuduğunu biliyorum. Okuyanları da biliyorum, ki o bildiklerim zaten beni anlayabilen insanlar. Bir de yine bu yazma işi dolayısıyla yeni tanıdığım insanlar var ki sanırım bu vesileyle kazandığım en değerli şey bu. Buradan şu da anlaşılmasın; “niye okumuyonuz leayn!?” demiyorum elbette, ne haddime.

Peki ne sebeple yazıyoruz? Okuduğumuz, altını çizdiğimiz, çok beğenip kesip başucumuza koyduğumuz o yazıları alıp yazıverelim; falanca yazar, şair böyle böyle demiş ya, aha işte ben buna katılıyorum, ben de tam böyle düşünüyorum, bir şey demek istesem ya da yazmak istesem kesin böyle yazardım, çizerdim diyelim olsun bitsin.

Öyleyse niye yazıyoruz? Yazıyoruz işte cancağızlarım, niyesi miyesi yok. Ayrıca istatistikleri öperim, kendime yazıyorum, daha iyi düşünmemi sağlıyor, kafamı toparlıyor falan filan. Bir çeşit tatmin. Güzel bir şey.

Arada alıntı da yaparım, dert değil.

 

Özgün içerik: 8359F451DE16C28FEE9D7A6307122C8BCEC25B08


O Kadar Çok Yazıyorum ki

O kadar çok yazıyorum ki. Aklımdan en çok. Zihnimde gelip geçen düşünceleri, fikirleri yakalayabildiğimce, hayali defterime hayali kalemimle neler neler yazıyorum. Yakalayamadıklarım da belki başka bir an, bambaşka fikirlerle, hayallerle, çağrışımlarla el ele, kol kola ve tamamen bambaşka şekillere bürünerek çıkıyorlar karşıma. Ama hep oradalar biliyorum. Ben çoğu zaman onları toparlayıp bir sıraya koyamadığımdan yakınırken, onlar türlü çeşitli ifadelerle hayat buluyorlar nihayet.

Tüm bunların çok azını gerçek kağıda aktarıyorum. Onların da çok çok azı yine burada yer buluyorlar kendilerine. Yazmaya değer bulmadığımdan değil, ya da okunmaya. Kimisini çok kişisel buluyorum mesela. Ama aslında burada yazdığım her şey son derece kişisel. Yazdıklarıma yorum geldikçe seviniyorum bir de. Karşılıklı konuşmada söylediğim bir şeye yanıt verilmesi gibi. Nasıl ki insan birine bir şey anlatırken, karşıdakinin can kulağıyla dinlediğinden emin olduğunda mutlu olur, daha da iştahla anlatır ya, öyle bir his oluyor işte. Bahsettiğim, fazla kişisel bulduğum yazılarımı da buraya yazmayışımın sebebi sanırım, o yazıyı yazmama vesile olan durumla doğrudan muhatap kişinin yapacağı yorum veya vereceği yanıtın daha tatmin edici olacağı beklentisi.

Önceleri bu kadarını bile yapmadığımı farkediyorum şimdi. Zihinde kurgulama kısmını daha çok uzatırdım, yazmaya bir türlü elim varmazdı. Bunun insanı daha fazla kafa karışıklığına sürüklediğini de zannediyorum. Bir zaman sonra, mantıklı olabilecek fikirlerden bile, galaksileri yok etmeye yetecek bir kaos yaratmaya başlıyor insanın zihni. Tetris gibi bir hayat yani, baştan her şey yerli yerine konulabilir, dakik ve öngörülü davranılabilirse ne ala, ama ipin ucunu bir kaçırdın mı, o zaman fena: Dünya başına yıkılıverir.

Artık öyle ya da böyle yazıyorum. Bazen bunun sonunda zihnimi de daha rahatlamış buluyorum. Bu bazen birisine yazılmış bir mektup oluyor, bazen sonradan üzerini karaladığım bir not, bazen bir şikayet yazısı, bazen sadece bir defterin sayfasında kalıveriyor, bazense buraya dökülüyor.

İyi ya da kötü, bu önemli değil. Bakmayın her yazının altındaki “nasıl buldun?” yıldızlarına. Burası bir nevi karalama defteri, cebimdekinden farklı olarak. Burası biraz da cesaretimi topladığım yer, her ne kadar son derece kişisel olsa da, evrene salıverdiğim, bir araya gelmiş kelimeler. Son bir gayretle “yayımla” butonuna basıp, “sen sağ ben selamet” diyorum zihnimdeki kaosa.

Haydi kalın sağlıcakla.

 

Özgün içerik: 58945C4B6F40C9F2B3350ED17010EE49C95D2C71

Yalnızlığa Dair Büyük Laflar Edesim Var

Yalnızlığa dair ettiğim büyük lafları silip, unutup, unutturup

Yalnızlığa dair daha da büyük laflar edesim var.

Böyle süsleye süsleye

Acıta acıta..

Yalnızlığa sil baştan başlamak

Önceki yalnızlıklarımı boş verip,

Yeni bir yalnızlık başlatmak

Sonra içini doldurmak.

Biraz bunaltı, biraz bulantı, ufak ufak patlamalar…

Sonra bunu etrafıma bulaştırmak istiyorum.

Her yeri yalnızlığımla sıkıca kavramak

Sarıp sarmalamak.

Bana nereden bulaştı şimdi bu?

Başka bir şeyler de deneyebilirim ama şimdi değil.

Bunlar sırf can sıkıntısından.

Biliyorum.

Konuşmayı unutacak kadar yalnız oldunuz mu hiç?

Ben olmadım ama bir süreliğine konuşmayı rafa kaldırmak istiyorum mesela.

Sadece iç sesim olsun ve biraz da mırıltı.

Hem iyi geliyormuş düşük perdeden konuşmak

Öyle diyorlar.

Konuşmak dedim yine değil mi? Yok, konuşmak yok.

Yazmak var.

Ellerim zihnimin hızına erişse ortaya ne çıkar çok merak ediyorum.

Temize geçmeden size göstermem merak etmeyin.

Biraz yalnız kalmak istiyorum.

Daha çok bedenen.

Ruhen zaten yalnız olmuş olabilirim,

Bunu öğrenmem gerek.

Şimdi biraz düşünmem gerek.

Ne çok şey istedim!

Bitiremiyorum.

Bit!

 

Özgün içerik: 586C3D4A81358A8C33754C72372B14F6A32B7E16

Yazmalı mı yazmamalı mı?

Sanırım miskinliği bırakıp saksıyı ve bileği çalıştırmanın vakti geldi. Şöyle bir baktım da bloğu açalı altı ay olmuş. Tamam yaz rehavetidir dedik geçtik ama süresiz tatilde olduğum ve tembellik hakkımın sınırlarını zorladığım şu günlerde, boşluktan da olsa gerek, aklıma süpersonik fikirler gelmeye başladı. Eh, bunları yazmalı mı yazmamalı mı diye düşünürken kendimi bir anda burada buldum.
Evet, ikinci bloğumu yazabilmenin verdiği gururla, aynı zamanda yazamıyor olmanın da verdiği iç sıkıntısıyla, diyorum ki burada ne dersem boş. Bana inanan benim gibi olsun. Benden söylemesi.
Üç ay sonra, üçüncü blogda görüşmek üzere. :)
Şaka.