Yataklara Veda

Yolculuğa çıkmanın hep hüzünlü bir yanı vardır, giden için de geride kalanlar için de. Uzun süreli de gidilse, kısa süreli de olsa farketmez. Yol, yolculuk belirsizliklerle doludur. Hele ki uğurlayanlar, yani geride kalanlar için. O yüzden hüznün yanında biraz tedirginlik de kaçınılmazdır.

Bazen de nesneler kalır geride. Eğer kendi evimden bir yere gidiyorsam, son anda evden çıkmadan baktığım tek şey yatağımdır. Evet, yatağım. Yolculuğa çıkacağım zaman beni, en çok değise bile, çokça hüzünlendiren şeydir yatağım. Nesneler arasında diyelim bari, şimdi insanları bir yana bıraktık, bu yazının da konusu gereği. Yoksa o çok daha çetrefilli bir konu.

Yatağım mutlaka derli toplu kalmalıdır. Hem de en son içinden çıktığım gibi, beni içine almış o yatak , çarşafım, yorganım, yastığım öylece beni bekler olmalı. Evden çıkarken onunla mutlaka vedalaşırım. Biraz bakışma… ve göz göze geliriz, sonra ben arkamı döner giderim.

Bu hüznün içinde ise bu kez uğurlayanın değil gidenin tedirginliği vardır. Kendisine pek de itiraf edemediği bir tedirginlik. Yolculuk ne kadar heyecan verici olursa olsun, yine de bir bilinmezdir. En basit, güvenli yolculuk bile bir serüvendir. Yolda sizi nelerin beklediğini bilemezsiniz. Ben de, kendi kokumun sindiği, benden izler taşıyan o örtülü yuva, beni bir kez daha kollarına alacak mı bilemem.

Bu yüzden, onunla ayrılışım hep böyle hüzünlüdür.

Ama, en zoru değildir yine de, ayrılışların.

Düşünüyorum da, acaba karavan tutkumun bununla bir ilgisi olabilir mi. Malum, yatağı da berberinde götürebilir insan o zaman.

.

Reklamlar

Ben Nerede Değilsem…

Yarın evden çıksam, vapura binsem, her zamanki gibi. Vapur kopartsa palamarı, hızla ayrılsa iskeleden, sürme iskeleler denize düşse, bekleyen yolcular arsından bir tek ben binebilmiş olsam vapura. Öyle bir lodos olsa ki, bana hiç dokunmasa ama vapuru da yolundan şaşırtsa. Sonra sakinleşse rüzgâr, sakinleşse deniz, dalgalar. Tam herkes rahat bir nefes almaya hazırlanmışken, bilinmeyen bir istikamete çevirse başını vapur.

Kaptanın kafası o gün bir şeye bozulmuş olsa mesela. “Yetti be!” dese, “başlarım iskelenize de, tarifenize de, Marmara’nıza da”. Kırsa dümeni rastgele, kimse bilmese, bir tek o bilse. Hatta o bile bilmese. O kadar tepesi atmış olsa.

Herkes şaşkın şaşkın pencerelere, açık salonlara koştursa, ne oluyor diye. “Nereye gidiyoruz?” deseler. “Kaptan yolu şaşırdı” dese biri. Bir diğeri, “lodos başına vurdu kaptanın herhalde” dese. Bazı çok bilmişler, “hadi ne duruyorsunuz, dayanalım kapısına, bir bir soralım bunun hesabını” deseler. Mahallede çenesi düşüklüğüyle tanınan bir hanım da, “buna düpedüz adam kaçırmak denir, yetişin komşular, insanlık öldü mü, yazın bunu, gazetelere yazın, televizyonlara verin” diye velveleye verse.

Biraz sonra garson, elinde genişçe tepsisini sallayarak, “çaylar taze, sıcak sahlep var, sinirleri yatıştırır, gerginliği alır, sakinleştirir, sıcak sıcak” diye diye dolaşsa vapuru boydan boya.

Ben elimde bol tarçınlı sıcak sahlebim, tenha bir yer bulsam açıkta. İskelede vapura, bu deli vapura binememiş, ve şimdi salonlarında kimi yerinde duramayan, kimi zaman geçtikçe sakinleşen diğer yolcuları düşünsem. Onlar zannededursunlar, “vapur elbet yoluna döner, kaptan belki acemidir de onun için şaşırmıştır rotayı” diye, bir tek ben bilsem kaptanın asla dönmeyeceğini. Yalnızca ben, tek kaygısız ben olsam koca vapurda.

Delice bir sevinç sarmış olsa kaptanı da. Hani her şeyin başlangıcı korku verir ama yola bir çıktı mı sanki kırk yıldır yaptığı şeymiş gibi gelir ya bazen insana, işte öyle bir kendine güvenle, öyle bir sevinçle, heyecanla sarılsa dümene. Ve bunu yine bir tek ben bilsem. Bilinmeze yol aldığımızı yalnız ben bilsem.

İskelesiz, rıhtımsız denizler aşsak, millerce. Artık hiç umudu kalmasa diğer yolcuların, bildik bir iskeleye bağlayacağız diye. Günlerce böyle devam etse. Hani filmlerde olur ya, bir felaketten beraberce kurtulmuş bir grup insan arasında başlayan arkadaşlıklar olsa; artık kaygı dolu, şikayet dolu cümleler yerine gündelik, sıradan sohbetler edilmeye başlansa.

Sonunda bir limana varsak, gemi iskeleye bağlamadan yanaşıp ayrılsa gene. Bir tek inen ben olsam. Alabildiğine kedi ve deniz kuşu kalabalığı sarmış olsa kenti. Bir de tek tük insanlar, güler yüzlü, kaygısız, işsiz, güçsüz… Vapurdaki şaşkın yolcular pencerelere, açık salonlara koşturup baksalar. Ben kaptana el sallasam yalnız. Bir tek o bilse, olmadığım yerimin burası olduğunu.

Elimdeki sahlebin sıcak buğusu, tarçının kokusu hiç gitmese.

 

Evren’in On Sekiz Günü: 1. Gün

10 Temmuz 2011

“Bandırma. Nüfus 111000”

İstanbul’dan ayrılalı iki saate yakın olmuştu. Eziyetli bir deniz yolculuğunun ardından, “buna değecek mi acaba” düşünceleri aklını yoklarken, bir yandan da buram buram Anadolu kokan topraklara ayak basacağını hayal ediyor, yavaşça iç geçiriyordu, çıkış kapısına doğru ilerlediği sırada.

Az sonra o hayallerin, ufak bir sarsıntıda yerle bir olan harçsız, adeta üstüste konulmuş taşlardan yapılma duvarlar gibi, tozu dumana katarak önünde ufalanacağını beklemiyordu elbette. Zaten öyle de olmadı. Hayallerinin harcının da, henüz ustalık seviyesinde bir yapı ustası tarafından karılmadığı aşikardı, fakat deniz yolculuğunun verdiği rahatsızlık, daha doğru deyişle, bindiği deniz aracının rahatsızlığı, algı dünyasını öylesine karman çorman etmişti ki, karaya ayak bastığında, açlığını bile düşünecek halde değildi. Elinde dengi, onu köye götürecek arabayı aramaya koyuldu.

Muavin sormadı “ne yöne“* diye. Hızlıca paraları topladı, hemen sonra da indi arabadan. Yolcuya gittiği yere kadar eşlik eden muavinlerden değildi,  hasılı muavine nerede ineceğini söylemesi hiçbir fayda sağlamadı. Minibüs şosede ilerlerken, her zamanki gibi kendini “ya ineceğim durağı kaçırırsam” diye düşünürken buldu ve bulur bulmaz da bu düşüncenin pençesine takıldı. Şoföre hatırlatmasının da bir faydası olmamıştı, kaygılarının esiri olmuş kendi gerçekliği içinde, şoför de onu ineceği yerde indirmeyecekti sonunda.

Kendine mi kızsın yoksa şoföre mi söylensin bilemiyordu. Artık algı seviyesi de gittikçe açılmaya başlamıştı, minibüsün sarsıntısı ve içerinin havasız havasından. En çok da arka koltuktaki kızın, “ay tamam bilyorouuum, ösür dilieriieem, taam ama uzatmasaannn” şeklinde uzayıp giden konuşmalarından. Ama yine de pek fazla kızgın değildi, artık iş işten geçmiş, “kaderine teslim olmuştu“*.

Kısa ama meşakkatli bir yolculuğun ardından, nihayet, gideceği yere varmıştı. Burası tek sıra olmayı bir türlü başaramamış yarı sıvalı çevre duvarı, koskoca alanda sanki rastgele serpiştirilmiş tohumlardan çıkmış ekinler gibi duran yıkık dökük yapıları, kimisi bir kaç kuşağı gölgesinde serinlettiği belli koca meyve ağaçlarıyla, basbayağı bir köy yeriydi.

Hava, bir gün sonra acısını çıkaracağını bildiğinden, sanki onu karşılıyormuş izlenimi veren, yalancı bir hoşgeldin esintisiyle tozu dumana katıyordu. Tozu dumana katması da lafta değildi hani, hakikaten de insan bu avluda bir kaç saat oturmaya kalksa, çöl fırtınalarıyla haritadan silinen, Sahra’daki bir günlük tepeler gibi gözden kaybolacaktı.

Toprak burada gittikçe bozlaşmış, üzerinde bir ekini zor görür olmuştu. Yetişmeyeceğinden değil, öyle susuz, kurak topraklar değildi buralar. Ama dediklerine göre, buranın insanı, zamanla imkanlar ayaklarına geldikçe, çarşı pazar, yıllarca bin bir emekle kendi yetiştirdiklerini önlerine hazır lop koymaya başlayınca, işi iyiden iyiye tembeliğe vurmuş, toprağa tohum serpmeye lüzum görmemişler. Hâlâ yapan yok değil, ne de olsa köylük yer, toprak geniş, ama ekili dikili yerleri şimdinin kent bahçeleri gibi, doyumluk değil seyirlik hale gelmiş ancak.

Bu serin ve esintili günün akşamında, artık kendini iyiden iyiye hissettiren, buradaki her şey gibi yalancı bir uykunun çağrısına kapılmaya başladı. Yalancıydı çünkü uyumak ne mümkündü! Hem gittikçe bastıran sıcak, hem de holden vuran ışık tüm gözeneklerinden içeri sızıp, onu ancak insanlığından uzaklaştırmaya yarıyordu. Ah biraz da bilincini alıp uzaklaştırsaydı ya.

* Yolculuk Bitti

 

Özgün içerik: 2065054FDA864C4CE3DB5EBBD6E1885B4DBAF773

Hayatımın Işığı

Kavuştuktan sonra gözümü arkada bırakmayacak iki arzum var hayatta: Bir karavanda ve deniz fenerinde yaşamak. Ya biri ya da diğeri değil, her ikisi de olsun istiyorum.

İkisi birbirine öyle zıtlar ki aslında şöyle bir bakınca. İki kişiyi düşünelim mesela, biri karavanda yaşamak istesin diğeri de deniz fenerinde. Bu iki kişinin birbirlerinden epey farklı karakterlere sahip olmalarını beklerim. Yani bana öyle geliyor. Çünkü deniz feneri ne kadar asosyalse karavan o kadar sosyaldir. Deniz feneri başkası için yaşar, karavan kendisi için. Deniz feneri ne kadar melankolikse, karavan o kadar hayat dolu…

Ama yine de, her ne kadar ayrı iki karakterden bahsetsek de, her insan bu ve bunun gibi nice özelliği az ya da çok kendinde taşıyor. Hangisi baskınsa karakterimiz de öyle anılıyor. Bu baskınlık an’a göre de değişebiliyor. İşte ben elimin altında bunların hepsi olsun, ruh halime göre bir gün orada bir gün burada takılayım mesela. Olmaz mı? Bal gibi de olur!

Çekerim karavanımı deniz fenerinden evimin önüne. Arada bakarım, giderim yanına, severim onu. Bazen de atlarım karavanıma, nereye eserse basar giderim. Ne kadar şikayet etsek de normal hayatımızda yaşadığımız yerden, gitmek istesek, sanki oradan başka her yerde mutlu olabilirmişiz gibi gelse de, dönmek istediğimizde dönecek bir yerimizin olması iyidir deyip bassam gaza, varsam yine deniz fenerime. İşte hayat bu gibi geliyor, şimdi buradan bakınca. Ne derseniz deyin, hayat bu be! Denemek lazım hiç değilse.
Ama tabi bütün bunları tek başıma yapmayacağım. Çoluk çocuk olacak böyle bol bol, kalabalık; doluşacağız karavana cümbür cemaat, tıngır mıngır gideceğiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgün içerik: 737D95A00F68AC9583CED6E336CA4CB3F70ED4AF

Lhasa de Sela Anısına

Lhasa anısına değil de “Lhasa için” demeyi isterdim. Keşke görebilseydi…

“Anywhere on this Road”